31 Ağustos 2016 Çarşamba

Ses-sizlik

29 Ağustos Pazartesi uzun zamandır beklediğim bir gündü. Normal şartlarda kendimle ilgili paylaşmayacağım bir şeyi yazacağım çünkü galiba hayatımın dönüm noktalarından birini geride bıraktım. Bir ameliyat geçirdim. Boynumda uzun zamandır var olan, daha önce bir kez alınmak üzere açılıp riskleri sebebiyle dokunulamayan, fakat yıllar içinde giderek büyüyen, hatta artık dışarıdan da belli olan bir tümör vardı. Kötü huylu değildi ama büyüme hızı ve bulunduğu bölgede yarattığı baskı sebebiyle artık gecikmeden alınması gerekiyordu. Sorun şu ki, çok hassas bir ameliyat olacaktı ve birtakım riskler içeriyordu. Bunlardan ilki, benim için en sıkıntılı olanıydı: Ses telleri. Operasyon esnasında tümör çıkarılırken ses tellerimin felç olma ihtimali vardı. Yani bir daha şarkı söyleyememeyi geçtim, konuşma sesimin bile gitmesi/değişme ihtimali.
İnsan tuhaf bir yaratık. Doktor bunu bana aylar önce, “Bir şarkıcı için kabullenmesi kolay bir haber değil,” diyerek ilk söylediğinde, birkaç dakikalık şok ve gözümden yaş gelmesin diye ellerimi sıkı sıkı sıkmam haricinde, 15-20 dakika içinde kafam bana hızlıca şunu empoze etmeye başladı: “Daha beteri olabilirdi. Daha beteri olabilirdi. Sen iyi durumdasın.” Bu -her şeye rağmen- iyi senaryoydu. Aylarca kafamda yüzlerce düşünce koştu, uçuştu, yuvarlandı ve savruldu. Birkaç yakınım dışında kimseye bir şey anlatmadım. Hatta bu riski adlı adınca tam olarak hiç dile getirmedim. Hep yuvarlayarak geçiştirdim. Belki totem diye, belki de sonucu görmeden ihtimal üzerinde konuşup vahvahlanmaktan hoşlanmayan biri olduğum için, bilmiyorum. Yine de benim için tüm ilkbahar ve yaz, kişisel ve ülkesel dertlerin dışında, etrafıma ve hatta galiba kendime bile çaktırmamaya çalıştığım, kafamın arka taraflarına ittirdiğim şu düşünceyle geçti: “Hayatımın en büyük aşkına, müziğe artık veda mı edeceğim?” Hatta son konserlerime (özellikle Boğaz’daki tekne konserime) arkadaşlarıma hissettirmemeye çalışarak, “Acaba bu son mu?” diyerek çıktım.
Dedim ya, insan tuhaf bir yaratık. Hayatımın en büyük gerçekliği saydığım, onsuz yaşayamam diye düşündüğüm, benim ben olmamı sağlayan şarkı söyleme sihrini kaybetme fikrini aklım bir süre sonra kabul etti. Ya da işte eder gibi göründü. Kendime teoride yeni iş kolları yarattım, yeni bir CV hazırlarım dedim, belki azmedip bir enstrümanda uzmanlaşır ve sahneye öyle çıkarım dedim, belki bu bir fırsattır, artık bambaşka biri olurum diye düşündüm. Bir süredir kendimi yorgun hissediyordum. Çok hem de. Ülke şartları, sanat halleri derken aklımdan geçen cümleler şu noktaya kadar geldi: “Ben onu bırakamıyorum, belki de artık onun beni bırakma zamanı gelmiştir. Böylesi daha kolay.” Ameliyattan bir gece önce artık sanki hayatımda hiç şarkı söylememiş biri olduğumu hissetme noktasına kadar varmıştım :) Sanki hiç sahneye çıkmamış, hiç albüm çıkarmamış, hiç beste yapmamış. Yine de evde ufak bir şarkı mırıldandım. Gerekirse anı olarak kalsın diye. 
Ameliyata girerken en son doktoruma sesimi kaybedersem beni asistanı olarak işe almak zorunda kalacağını söyledim, bunun olmaması için elinden geleni yapacağını söyledi, uykuya daldım. Saatler sonra uyandım. Başımda doktorum, “Melis bir şeyler söyler misin?” dedi. “Merhaba,” dedim. Harika bir insan olan Prof. Dr. Günter Hafız’ın asistanı olmayacaktım, ameliyat başarılı geçmişti, felç riski ortadan kalkmıştı. Dışarıda bekleyen herkes derin bir nefes aldı. Ben şüphecilikte sınır tanımadığım için, “Bana doğruyu mu söylüyorsunuz? Şarkı söyleyebilecek miyim? Her şeye hazırlıklıyım, söyleyin,” demeye devam ettim bir süre. Artık kendimi nasıl hazırladıysam…
Şimdi annemlerin evinde, ara ara pencerenin dışındaki çınar ağaçlarına bakıp bu yazıyı yazıyorum. İyiyim. Sesimde operasyon sebebiyle bir yorgunluk izi olmasına rağmen konuşabiliyorum. İki-üç haftaya hafif ses egzersizlerine başlayıp biraz biraz şarkı söylemeye çalışacağım. Kuvvetimi kazanmam sanırım biraz zaman alacak. Büyük büyük laflar etmek istemiyorum ama galiba insan yaşı ilerledikçe şükretmenin ne kadar özel bir şey olduğunu anlıyor. Araba her an keskin dönemeçlere giriyor ve ne kadar savrulacağını hiçbir zaman kestiremiyorsun. Ama eğer toparlayabildiysen ve bir süre bile olsa düz yolda gidebiliyorsan bunun iyi bir şey olduğunu anlıyorsun. Bu kadar basit aslında. Bir süre düz yol. Buna minnet ve şükrediyorsun.

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Evcik çıktı!

Yeni albüm Ve Ev artık elle tutulur hale geldi :) "Albüm fiziksel olarak ne zaman çıkacak?" sorularında mutlu son; müzik marketler sizi bekler!

28 Nisan 2016 Perşembe

Artık hiçbir şeye ve kimseye hayran olamamak...

Dün akşam uzun zaman sonra ilk defa İstiklal Caddesi’nde yürüdüm. Ve daha önce yüzlerce kez yürümüş olduğum bu caddede şimdiye kadar hissetmediğim bir şeyi hissettim: Korku. Gideceğim yere doğru adım atarken, şu sıralar muhtemelen herkesin sıkça yaptığı bir şeyle meşguldüm: İnsanların dış görünümlerinden, kıyafetlerinden, yüzlerindeki gerginlik ya da rahatlıktan hangisinin canlı bomba olabileceğini ya da olmayabileceğini tahmin etmeye çalışıp adımlarımı ona göre atmaya çalışıyordum. Mesela gülüp sohbet eden iki adam mı var, onlar olamazdı. Çarşaflı iki kadın? Belki elbiselerinin içinde olabilirdi. Müthiş öfkelendim bir anda bunu yaparken. Kendime, kafama, bunu yapmaya mecbur bırakanlara, olana bitene. Yahu iyi bir şey için dışarı çıkmışım, röportaj yapmak için, konser izlemek için, iki sohbet etmek, bir bira içmek için. Basit bir gün olmalı bu. Ve aklımda binlerce düşünce…
Eskiden, hafta içi bile olsa, gittiğim mekanlarda bir-iki tanıdık ya da kalabalık olurdu. Bir-iki mekana uğradım. Neredeyse elle tutulabilecek bir tatsızlık tuzsuzluk vardı havada. Cıvıl cıvıl bildiğim yerler griydi. Aklıma ortaokula yeni başladığımızda annemlerin bir sergi açılışı için kardeşimle bizi Beyoğlu’na getirdiği gün geldi. Atlas Pasajı’na doğru yürürken etrafımda gördüğüm insanlar, mekanlar, o atmosfer çarpmıştı beni. İnanılmaz bir hayranlık duymuştum. Yaşıma göre abla-abi konumundaki gençler uzun saçları, yırtık pırtık jean’leri ile güle oynaya yürüyorlardı. Sağdan soldan daha önce duymadığım müzikler geliyordu, sinema önünde kuyruklar vardı. Belki ben küçük aptal bir çocuktum ama sanki hepsi özgür ve mutlu görünüyordu. Hayatla bir bağları vardı ve yaşam dolulardı.
Dün, aynı yerde olduğuma inanamayacağım kadar ruhsuz, renksizdi o yol. Kalabalık olmasına rağmen. Belki de ben renksizdim artık. Son birkaç yıldır hiçbir şeye hayran olamadığımı düşünüp duruyorum zaten bir süredir. Bu ülkede son dönemde hayranlık duyacak bir şey, kişi bulamıyorum. Sürekli eleştirirken buluyorum kendimi. Etrafımdaki herkesin de aynı keskin tonda bir şeylerden yakındığını, tenkit ettiğini görüyorum. Üstelik bundan çok sıkılıyorum. Başöğretmenler ordusu gibi kaşlarımızı kaldıra kaldıra konuşuyor olmamızdan. Ama o kadar bayağı şey bir arada ki artık bu topraklarda, o kadar akıldışı iş yapıldı, o kadar çok yanlış doğru olarak kabul edildi, bu doğru görünümlü yanlışlar o kadar çok insanın aklına yerleşti, hak hukuk adalet o kadar zırva şeyler haline geldi, o kadar çok insan öldü, o kadar çok ihanet edildi ki bir sürü şeye, kimsenin sözü, özü hayranlık uyandırmıyor bende. 
Dönüp dönüp geçmişe sarıldığımı fark ediyorum. Eski bir şarkıya, kitaba, tonton bir dedenin anlattıklarına, üç katlı, ismi el yazısıyla yazılmış eski apartmanlara, geçmiş hatıralara. Şu hayatta anladığım şeylerden biri, geçmiş şimdiye kıyasla hep daha cazip gelen bir şey oluyor. Bu bir yanılgı çoğu zaman. Ama şimdi, bugün, geçmişin bugüne kıyasla çok ama çok iyi zamanlarla dolu olduğuna yüzde yüz eminim artık.

1 Şubat 2016 Pazartesi

26 Ocak 2016 Salı

"Gece 3'te mi dönmüş?"

Bugün bir tahlil sonucunu almak üzere Bağdat Caddesi’ndeki bir polikliniğe gittim. Laboratuvar katında üç hemşire masa başında oturmuş, telefonda bir şeye bakarak konuşuyorlardı. Ben sonuçları rica ederken kızlardan biri, “Yakalanmış!” diyordu. Konuyu anladım. Elinde telefon olan diğerine dönüp, “3’te dönüyormuş,” dedi, karşısındaki de hafifçe kaşlarını kaldırarak, “Aa 3 mü?” dedi. Ama sonra sustular, daha fazla bir şey demediler. 
Gün boyunca haberlerde, sosyal medyada gördüm Bağdat Caddesi’nde yaşanan vahim olayı. Evden çıkmadan elbette ve tabii ki, “Amaa 3’te ne işi varmışşş sokaklarda?” cümlelerini okumuştum, o yüzden tetikteydim hemşireler konuşurken. Ama sustular ve ben de sonuçları alıp çıkıp gittim. Onların ne düşündüklerini yüzde yüz bilmiyordum ama sosyal medyadan böğüren birçoklarını biliyordum. “Kadın gece sokakta olursa, bela da onu bulur.” Hele bir de 3’te mi dönmüş? Yoksa bir de içmiş mi? Bittin, kendi elinle belayı çektin.
İçim akordeon gibi katlanıyor bazen. Kadın olmayı bize öğreteceğini sanan bu kafalar… Defalarca o saatte eve dönmüş, yürümüş biri olarak çıldırasım geliyor. Mağdurun vahşeti “hak ettiğine” inanmaya çalışan bu kafalar. İçten içe kendini rahatlatmak, olayı meşrulaştırmak için uğraşmalar. “Oh tamam gece 3’te tek başına dönüyormuş, durup dururken olmamış!”
Tehlikenin kol gezmediği bir semt, şehir yok artık. Değer Deniz de katledildi, Özgecan da, ismini bildiğimiz, bilmediğimiz onlarcası, yüzlercesi de. “19 yaşındaki bir kız gece 3’te Bağdat Caddesi’nde ne tür bir eğlenceden dönebilir?” sorusunu -üstelik anket yaparak- soran Twitter dangozuna bilmediği ve hayatta anlayamayacağı bir şeyi, bu tarafta, Kadıköy’de, bilhassa Bağdat Caddesi’nde, gündüz, gece ve hatta sabaha karşı istedikleri yere gidip gelebilen kadınlar olduğunu, bunun cengaverlik falan olmadığını, buralarda büyüyenlerin buna ezelden beri alışkın olduğunu, yargılanmadıklarını, mesela anne baba evinden gece vakti çıkıp da kendi evine yürüyen evlatlara, “Dikkatli git,” demek dışında bir şey denmediğini, “Varınca ara,” cümlesine pek de ihtiyaç duyulmadığını, bunun da ahlak yoksunluğundan kaynaklanmadığını ve çok daha fazlasını anlatmak da vardı. Ama ne fayda. Poliklinikteki hemşire bile hafifçe kaşını kaldırıyor artık. Bir soru işareti var o kaşlarda. Kadının yerini kıyılara köşelere tıkmaya çalışanların bayıla bayıla büyütüp yeşerttiği müthiş sonuçlar bunlar: Hafifçe kaldırılan kaşlar ya da ağırca sosyal medyada kusulan kanlar. Ahlak anlayışınız batsın, ahlak anlayışınız yansın.

5 Ocak 2016 Salı

Yeni single yayında: BUGÜNLER PARLAK?


Üçüncü albüm bizden yola çıktı, yakında size varacak. Adı Ve Ev. Heyecanlı bir şeyler oluyor. Tüm detayları albüm çıkar çıkmaz yazacağım ama önden ilk single Bugünler Parlak?'ı yollayalım size istedik. Haberci misali. Böyle bir şeyler geliyor.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Henüz Kimsenin Ölmediği Bir Gün...

Bugün bir arkadaşımın doğum günü. Ve aynı zamanda ölmeye başlanacak bir sürecin ilk günü. Geri sarınca zamanı, ki aslında bu mümkün değil, 2013 yılında henüz kimsenin ölmediği bir gün bugün. Henüz sakinliğin hakim olduğu, öfkenin kibar sözlerle dile getirildiği bir gün. Biz şarabımızı içiyoruz Gezi Parkı'nda. Ah çok affedersiniz yüksek devlet büyükleri, evet şarap içiyoruz. Arkadaşlarımızla Rihanna konserine gitsek mi diye düşünmüş, vazgeçip Gezi Parkı'na devam etmişiz. Onlarca arkadaşımız ve yüzlerce tanımadığımız insanla bir araya gelmişiz. Bir festival havası.
Çok insan var içeride. Uzun zamandır görmediğim bir beraberlik ruhuna sahipler ve gülüyorlar. Ben çok huzurlu olduğumu hatırlıyorum. İçimden, "Ağaçlar," diyorum, "bizi bir araya getirdi. Dilleri yok ama güçleri hepimizden üstün." Büyük bir huzurla uykuya dalıyorum gece. Sonra sanki bir şey beni sarsmış gibi sabaha karşı uyanıyorum. Telefonumu kapatıp yatarım yıllardır, o sabaha karşı açıp Twitter'a giriyorum, hiç yapmadığım bir şey. Birol Namoğlu'nun tweet'ini hatırlıyorum ilk ve sonra başkalarının. Tam da o anda. "Girdiler!" diyorlar, anlamıyorum, neler oluyor diye düşünüyorum. Hani hep 'biz'den şüphe ettiler ya, şeytani hislerimiz, davranışlarımız, ideolojilerimizden. O ithama hiç uymayacak bir saflık ya da gerzolukla belki, "Neden? N'oluyor?" diyorum.
Bazen çizgi filmleri hatırlıyorum şu bir senede. Gargamel'i mesela. Kötülüğün iyilik karşısında hep yenilgiye uğrayan bir şey olduğunu görmüş çocuklar olarak, kötü kahkahaların bunca zaman gün yüzüne çıkıp uzun ömürlü olabilmesine inanamaz insan... Olabildiğini görüyorum. O gün, o ay ve aylar boyunca.
31 Mayıs'ta kendimizi dizginlenemeyen vahşi atlar gibi meydana atmışız. Kimse birbirini ikna etmek için çaba sarf etmemiş, herkes sanki bir mıknatıs çekmiş gibi orada toplanmış. Çünkü içler dolmuş, içler dolmuş. İçler kurumak üzere. Ama sonradan öğreneceğiz ki, kurumayacak. Bir tek unutursak kalbimiz kuruyacak. Yine de şüphe edilmiş bu saf, bu pür neşeden.
Yaşadıklarımızın bizde yarattığı his keşke sonsuz olsa. Küçükken en çok buna üzülürdüm. Yazlıkta bir tiyatro oyunu hazırlamştık, akşamında uyumak üzereyken tam, anneme hüngür hüngür ağlamıştım, "Neden?" diye sorduğunda, "Çünkü bir daha hiç aynısı olmayacak," demiştim. Dokuz ya da 10 yaşındaydım. Şimdi aynı hisle bugüne adım atıyorum. 31 Mayıs 2014'e. Bundan bir yıl önce huzurla o parkta kendimi bir işe yarar hissediyordum. Tam yakınımda Memet Ali Alabora iPad'iyle kayıt yapıyor ve güçlü bir gülümsemeyle olan biteni anlatıyordu.
"Şimdi ne olacak?" diye soran yüzlerce ve binlerce insanı duyuyorum bugün. Ben de soruyorum. Yarın ne olacak? Yaşadıklarımız bizi nereye götürecek? Evde olan biteni mi izleyeceğiz? Yoksa yine aynı yerde kalbimizin kurumadığını mı göstereceğiz? Her ne olursa olsun, yaşadığımız şeyin olağanüstülüğünü unutmayacağız. Bu uğurda ölenlerin adlarını anmadı başımızdaki 'büyükler'. Biz küçük insanlar, her gün onların cesaretini daha çok anacağız. Buradan geri dönüş yok. Senin varoluşunu kimse yenemeyecek. Her şeye rağmen. Senin kalbin ve vicdanın her şeye yetecek.

31 Mart 2013 Pazar

İnsan nasıl da affediyor...

Evvelsi gündü galiba. Bir yere gidiyordum. Nereye hatırlamıyorum. Ama bir arabadaydım, ön koltukta. Öğleden sonraydı. Yolun altımızdan nasıl kayıp gittiğine bakarken aklıma ansızın geldi:
"İnsan nasıl da affediyor..."
Allah bilir kafamın içinde 'nasıl'a vurgu yapmıştım da şimdi yazınca başka türlü anlaşılıyor. Ben 'nasıl'ın peşindeyken ve yol altımızdan kayıp giderken, çileli günlerin sonunun yani o düzlüğe çıkma anının geride kalan tüm o çileyi nasıl da ufacık gösterebildiğini, o yanılsamayı düşündüm. Lunaparktaki aynalar gibi. Biraz mutsuz oldum. Niye bilmiyorum. Adaletsiz bir durum diye mi? Ne çok üzüldüğümüzü gösteren belgesel mi yapılmalıydı? Ya da affetmek istemiyordum da mecbur mu kaldım? Derdim o muydu? Bilmiyorum.
Düzlüğe çıkarken ağzında acı bir tat kalıyor ya, ne bileyim her şey geçiyor da, bir beyin/kalp uyuşması kalıyor. Zorluyorsun, "Hala kızgın mıyım/üzgün müyüm?" diye. Değilsin biliyorsun. Ama bir donukluk var, onu anlamıyorsun. Devam ediyorsun. O mu rahatsız ediyor acaba beni? Bilmiyorum.
Yan dairemde yaşlı bir kadın yaşıyor. Eve oğlu geliyor ara sıra. Her seferinde bağırıyor annesine. Her seferinde. Kadın yaşlı. Sesi az ve titrek çıkıyor. Adamın içinde bir öfke var, bitmek bilmiyor. Kim haklı bilmiyorum. Ama adam hiç affedemiyor. Bağıra bağıra kapıyı çarpıp çıktığında karşılaşıyorum bazen onunla merdiven boşluğunda. Yanından geçerken, "Merhaba," diyorum, o söylenmeye ve sövmeye devam ediyor. Sanki ben hiç yokmuşum gibi. Beni hiç duymuyor.
Bir gün omuzlarından tutup sarsmak istiyorum:
"Affet artık yeter!"
Ağzında belki acı bir tat kalacak, için yaşadıklarının ağırlığından uyuşmuş olacak. Belki hala mutlu olmayacaksın. Ama böyle çirkin görünmektense, affet artık yeter.
Affetmek nasıl da zor. İnsan nasıl (da) affediyor?

20 Ocak 2013 Pazar

Esas albüm teşekkür yazısı

Galiba 11 yaşındaydım. Okuldan anneme bir anket göndermişlerdi. Çocukların ilgi alanları üzerine sorular sormuşlar. Cevaplardan bir yol yordam çıkaracaklar. Salonda ders çalışıyordum, annem yanıma gelip, "Melis," dedi, "Sen ileride ne yapmayı hayal ediyorsun?" Durdum, biraz düşündüm. Ama daha düşünürken bile içimde acayip bir kıpırdanma hissettim. "Anne! Ben böyle insanlara bir şeyler anlatmak istiyorum," dedim. "Çok fazla, çok fazla şey."
Bazen bana şarkılarımda çok fazla şey anlatmaya çalıştığımı söylüyorlar. Hiç üzülmüyorum. Çünkü 11 yaşında karar vermişim işte. Anlatmaya. Çok anlatmaya. Üstelik bir de müzikle anlatıyorum. Tam istediğim gibi. Bana yazdığınız cümlelerin hepsine cevap veremiyorum, özür dilerim. Münasebetsiz mailleri bir kenara bırakırsak çoğunlukla gözlerim doluyor. Hassas hikayeleriniz aklımın bir köşesinde. Nasıl böyle oluyor diye düşündüğüm çok fazla/özel cümleyle karşılaşıyorum. Ama sonra düşünüyorum, ben 11 yaşında karar verdiysem herkesin de söyleyecek sözü vardır; 21 yaşında, 31 ya da 41 yaşında.
Albümümü alan ve bir şey hisseden herkese teşekkür ederim. Tüm kalbimle. Gerçekten.

18 Aralık 2012 Salı

Cep Telefonsuz Son Gün, Son Dakikalar

Karmaşık duygular içindeyim. İlk gün de bu cümleyle başlamıştım yazıma. Ve 20 günün sonuna geldiğimde hissiyatım aynı. Ama farklı bir şekilde. Yani daha anlaşılır olmak gerekirse, 20 gün önce garip bir boşluk hissinin üzerine inşa edilmiş bir karmaşıklık hakimdi bende. Şimdi ise bir şeyi/yeri bırakıp gitmek, ne bileyim veda etme duygusu gibi bir şey var kafamda. Lost Adası'nı terk edecekmişim gibi hissediyorum. Michael gibi mesela. Aslında Michael doğru bir örnek olamadı. O tam anlamıyla ayaklarını kıçına vura vura adadan kaçmıştı. Bende o tür bir kaçış isteği yok. Geri döner miyim bilmiyorum. Arkadaşlarım ve ailem kriz geçirmese sanki daha devam edebilirim gibi geliyor. Ama edemeyeceğim çünkü işlerim giderek yoğunlaşıyor ve artık hakikaten bazı durumlarda telefona ihtiyacım oluyor. Yine de doğruya doğru çok zorlandığım bir deney(im) olmadı bu. Karar verirseniz (ve işiniz mümkün kılarsa) deneyebilirsiniz. Oluyor. Çok da iyi oluyor hatta. Ama tabii artıları kadar eksileri de var. Şu 20 günü bir toparlamak gerekirse...

* Herkes telefonuyla yaşıyor. Bunu telefonluyken de çok düşünürdüm. Mesela sporda insanlar koşu bandında, pilates dersi esnasında falan uzun uzun telefonla konuşuyorlar. Bu benim eskiden beri görüp pek garipsediğim bir şeydi. Telefonsuzken daha da gözüne batıyor insanın. Bir de kalabalık içinde bağıra çağıra güle oynaya hayatını anlatanları anlamazdım. Telefonsuzken daha da cadı teyze gibi izledim onları. Bir cık cıklamadığım kaldı, o derece.
* Arkadaşlarımla hep ev telefonu, ankesörlü telefon, mail, Facebook, Twitter üzerinden haberleştim. Garip bir şey var. Telefonun olmayınca arkadaşların sana 'ulaşılamıyorsun öf pöf' muamelesi yapıyor. Oysa mutlaka iki-üç saatte bir (bazen daha kısa aralıklarla) internetle bağlantı kurmaya çalıştım. Telefonum olsa ve toplantıda olsam o kadar saat ya da sinemada, gıkları çıkmaz. Telefonsuz olunca suçlu konumuna düşüyorsun.
* Twitter'ın dm'si hiçbir şekilde uyarı vermiyor. İlla açıp bakman lazım. Niye böyle anlamadım.
* Ara ara, "Acaba beni kim aramıştır bu kadar zaman içerisinde?" düşüncesi esip geçiyor, o histen kurtulmak bence artık mümkün değil 2012 yılında.
* Daha önce de yazdım, mesele telefon değil internetsizlikmiş. Telefonu kesinkes daha çok internet için kullandığımı(zı) biliyorum artık. Sanırım insanların ben bu kararı aldığımda, "Nasıl yapacaksııın?" diye gözlerinin yuvalarından uğraması bu sebeple oldu. Ama kendileri sebebi fark etmiş değillerdi.
* Bir yerlere giderken telefon ekranına bakmak yerine daha çok etrafımı izledim. Hep yaparım bunu da, telefon olunca aklının bir köşesi telefonda oluyor. Ya da çalıyor, bipliyor, dikkatini dağıtıyor işte.
* "Nakit paraya mı ihtiyacınız var? Kontör satın alın, kredi kartınızla zart zurt..." Böyle bir mesaj geliyordu bana tefeciden, sabah akşam. Çıldırmak üzereydim. Bir de bir inşaat malzemesi şirketi vardı, "Şu malzeme şu fiyata," diye. Onlar 20 günlüğüne de olsa hayatımdan çıktığı için müthiş rahattım. Son rahat günüm.
* Artık sürprizlerin çok az olduğu hayatlar yaşıyoruz. Yani her an birbirimizi arayabiliyor, her şeyi haber verebiliyor, arkadaşımızın oturduğu semtteysek, "Buradayım, gel bir şeyler içelim," diyebiliyoruz. Telefonum yokken en sevdiğim şeylerden biri ev telefonumdan kimin aradığını görememekti. Önce biraz tedirgindim. Ama sonra sesten kim olduğunu çıkarmaya çalışmak, bazen karıştırmak, telefona yaklaşırken kimin aradığını tahmin etmeye çalışmak güzel gelmeye başladı. Sonra mesela biriyle buluşurken gelmediğinde vapuru kaçırdığını, vs. anlayıp ona göre nasıl bir çözüm üretebileceğimi düşünmek, bir toplantıya gitmişken, "Aa şu arkadaşım da yan binada çalışıyor, bir uğrayayım," diyerek danışmadan onun masasını aratmak ve tam o esnada onun tesadüfen sigaraya çıkıyor oluşu nedeniyle kapıda karşılaşmak ve gülüşmek... Bunlar güzeldi. Pollyanna mıyım?
* Yarından itibaren telefonumu kullanmaya başlayacağım. Sanki biraz garipseyecekmişim gibi geliyor. Fakat hemen alışacağımı, bir süre sonra da eskisi gibi biri olacağımı biliyorum. Daha önce de dedim, insanoğlu her şeye alışıyor. Su gibi kabın şeklini alıyor. Güle güle telefonsuz günler...

13 Aralık 2012 Perşembe

Cep Telefonsuz 15. Gün

Dün gece telefonumu rüyamda gördüm. Galiba biraz özlüyorum kendisini. Ama gerçek hayatta böyle bir özlemim yok. Bilinçaltı olsa gerek. Bir telefon kalmıştı bilinçaltına girmesi eksik kalan. O da oldu.
Telefonsuzluk beni son derece dakik bir insan haline getirdi. Hatta buluşmalara erken gidiyorum korkudan. Fakat dün vapuru kaçırdığımdan ilk kez bir toplantıya geç kaldım. Ve her İstanbullunun her an yaptığı gibi yoldan telefon ile haber vermem mümkün olamadı. Gayet sevimsiz bir his. Vapurun içine adımımı attığımda, "İnşallah içeride tanıdık biri vardır da cep telefonunu kullanırım," diyerekten tüm yolcuları taradım robot gibi. Maalesef yoktu.
Üst kata çıkıp büfeye gittim, büfeciye (biraz da çekinerek), "Vapurlarda ankesörlü telefon oluyor mu?" diye sordum. Gülerek, "Hayır," dedi. O tam bu cevabı verdiği sırada arkasında, böyle duvara dik şekilde monte edilmiş, hani Amerikan filmlerinde mutlaka her mutfakta olan türden beyaz bir telefon gördüm. Uzun kordonlu. Sorsam mı sormasam mı ikilemi içerisinde ağzımdan çıkıverdi soru: "Peki o nedir?" Durdu, "O..." dedi, "bildiğimiz telefon. Zaman zaman evi aradığımız ettiğimiz." "Hım," dedim. Bir süre bakıştık. "Acaba ücretini versem, bir arama yapabilir miyim?" cümlesini kuramadım bir türlü. Zaten büfeci pek yardımsever birine benzemiyordu. Az sonra yaklaşıp, "Kalem var mı?" diye soran öğrenciyi de çok çabuk savuşturdu: "Var ama bana lazım."

11 Aralık 2012 Salı

Cep Telefonsuz 12. Gün

Yolun yarısını geçtim. 12. Gün. Şimdi gülünç gelecek ama kalabalıklar içinde cep telefonuyla uzun uzun ilgilenen birilerini gördükçe garipsemeye başladım. Hayatta bir kez daha anlıyorum ki, insanoğlu her şeye alışıyor. Su gibi kabın şeklini alıyor. 12 gün önce aklıma eseni (yeni izleyip sevdiğim bir filmin künyesinden Kim Milyoner Olmak İster'de sorulan sorunun doğru cevabına kadar) telefonumdan google'layabilen biriyken şimdi telefonumun olmadığını biliyor, eksikliğini çoğunlukla hissetmiyor ve hatta sohbet sırasında telefon çalması/biplemesi yüzünden sohbeti yarıda kesip bir de üstüne dakikalarca internette dolanan arkadaşlarıma sinir oluyorum. Fakat çenemi kapalı tutuyorum, çünkü sekiz gün sonra bu davranışlardan bazılarını gerçekleştirme ihtimalim yüksek.
Evvelsi gün, "Bari bu arada hattımı açtırayım, bu kadar uzun süre kapalı kalırsa iptal olabilir belki," diyerek (telefonu hala teslim almadım) iletişim merkezlerinden birine girdim. Durumu detaya girmeden anlattım, kız anlamadı. "Hattımı açtıracağım ama telefonumu birkaç gün (aslen "10 gün daha" idi) kullanmayacağım," dediğimde, şaşkın bir ifadeyle, "Niye telefonunuzu kullanmıyorsunuz ki?" dedi. "Öyle işte," diye geçiştirdim. Hikayeyi anlatmak için doğru yer ve doğru kişi değildi. Hele ki tepemde yarım ağızla, "Saçma sapan bir deney," diye homurdanan bir arkadaşım dururken...

6 Aralık 2012 Perşembe

Cep Telefonsuz 6. ve 7. Gün

Telefonsuzluğumun birinci haftasını kutladığım şu dakikalarda bir şeyi tekrar tekrar anlıyorum: Mesele telefonsuz olmak değilmiş, o kolay. Hakikaten. Zor olan internetsiz kalmak. Sanırım artık çoğu insan internet yoluyla haberleşiyor. Mail, Whatsapp, Twitter, Facebook, Instagram, vs. Çoğu zaman telefonda konuşmaya bile gerek duyulmuyor. Ya da biriyle haberleşmeseniz bile internette bir şeylerle uğraşıyor, işlerinizi hallediyor oluyorsunuz.
Bu durumda ben kendimi kolay olanı seçmişim gibi görüyorum. İnterneti -çok sık olamasa da- kullanmaya devam ediyorum çünkü. Belki de yavaş yavaş bir buhrana sürükleniyorumdur. "Daha zorunu yapmalıyım, daha zorunu yapmalıyım," gibi bir Rocky hırsıyla dolmaya başlamışımdır. Ama 'İnternetsiz 20 gün' deneyine girişmeyeceğim. En azından şimdilik.
Bugün vapurla Kadıköy'e döndüğümde meydandaki ankesörlülerden birini kullandım yine. Artık biraz profesyonelleşiyorum. Ahizeyi kulağıma değdirmeden, yani kulağımla ahize arasında üç santim bırakarak görüşme yapabiliyor, duyduğum kelimeleri birleştirerek karşımdakinin ne demeye çalıştığını anlayabiliyorum. Üstelik dibimdeki balıkçı, "Balık ekmeeeeyyk," diye bağırırken...
Telefonumun olmadığını artık bilmeme yani o yoksunluk hissini atlatmama rağmen, dışarıda olduğum zamanlarda, "Eve döneyim, internete gireyim, acil bir şey olmuş mudur?" gibi sinir bozucu bir iğne batma hissi var içimde. Onu da atlatmak istiyorum. Nitekim bugün karşıya geçip plak şirketine gidip maillerimi kontrol etme imkanı bulduğumda acil bir mesele olduğunu gördüm. Neyse ki çözüldü.
Zamanında bir reklam vardı, ilk cep telefonu telesekreterleri çıktığı dönemde. Bir anne yeni doğmuş bebeğini evde pış pış uyuturken, dış ses olarak zıvanadan çıkmış şirket çalışanlarını, akrabaları duyuyorduk: "Ayşe Hanım, toplantı ile ilgili çok önemli bir değişiklik oldu, telefonunuz kapalı, lütfen acil arayın," diyen asistanlar, Ayşe Hanım'ın panik içindeki aile fertleri falan. Ayşe Hanım, suratında huzurlu bir gülümsemeyle bebeği uyutmaya devam ediyordu. Ben kendimi her zaman Ayşe Hanım'ın asistanı yerine koyduğumdan Ayşe Hanım'a feci sinir oluyordum. Fakat şu anda bakıyorum ki, galiba ben Ayşe Hanımım.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Cep Telefonsuz 4. ve 5. Gün

Telefonsuz olmanın en güzel tarafı, şarjın hiç bitmiyor. Son zamanlarda telefonu gün içinde en az iki kere şarj etmekten bıkmış biri olarak söylüyorum: Pil işaretinin o kırmızı görüntüsü, yüzde 10 gerginliği, şarj aletinin manasız kısalığı yüzünden iki büklüm eğilerek konuşmalar... Hepsi uçtu gitti (geri gelmek üzere tabii).
Telefonsuz olmanın bir diğer güzelliği ise telepatik yönlerinizi geliştirmesi. Mesela bugün Daha Az Renk'in müzik direktörlerinden, eski dostum Tansu Kaner'le buluşmam gerekiyordu. Yine bir ankesörlü macerasına girişmek üzere bir elime telefon kartımı, diğer elime de kağıt mendilimi almıştım ki, "Hayır!" dedim, "Tansu'yu aramayacağım çünkü onu Cadde'de bulacağım." Çok emindim bundan. Hatırlıyorum, eskiden böyle şeyler olurdu. Nitekim Erenköy civarlarında Türk kahvesini yudumlarken buldum kendisini. Bu gibi saçma mutluluklarla beşinci günümü geçiriyorum.
Fakat işin doğrusu her şey o kadar da tereyağından kıl çeker gibi ilerlemiyor. Mesela telefonsuz olunca internet bankacılığının kullanılamadığını dün fark ettim. Güvenlik şifresi telefonunuza geliyor ve o kadar. Hikaye bitiyor.
Ben iyi-kötü beşinci günümü devirirken arkadaşlarımdan bazıları isyan bayrağını çekmeye başladı. Ayhan (Abayhan) evden arayıp, "İlkçağa döndük ama!" diye azarladı, cep telefonuyla ilişkisi neredeyse ona bir nüfus kağıdı çıkartacak derecede olan menajerim Harun (Velioğlu), "Artık yeter, bitsin bu eziyet," diye veryansın etti. Henüz pes etmedim.
Enteresan bulduğum bir şey var, kimi tanıdıklarım telefonsuz olmanın görüşmeye engel olduğunu düşünüyor. Sonlarına üzgün suratlar ekledikleri maillerde, "Nasıl bulacağım seni?" yazıyor. Cumartesi akşamı mahalle pizzacımız Babbo'ya uğradığımda, yanımda sadece müzik dinleyebildiğim ve internete girebildiğim bir mp3 çalar vardı. Gün içinde arkadaşlarımdan bazılarına, "Şuraya şuraya gidebilirim," demiştim. Kalabalık mekanda sohbet ederken barmen Celal biraz şaşkın bir ifadeyle yanıma yaklaştı. Elinde Babbo'nun telsiz telefonu vardı. Telefonun ağzını kapatarak çok alçak bir sesle, "Melis Hanım," dedi, "Acaba Cenk Turanlı diye birini tanıyor musunuz? Sizi arıyor da."
Bir Reality Bites, Winona Ryder-restoran sahnesi yaşayacakmışım demek şu hayatta... Üstelik yıl '94 de değil.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Cep Telefonsuz 2. ve 3. Gün

Çarşambadan beri neredeyse tüm arkadaşlarım telefonların artık kolaylıkla bulunduğunu, şu sinyaldi, bu aplikasyondu derken o telefonun bana mutlaka geri geleceğini söyleyip," İçini rahat tut," diyordu.
2005 yılıydı sanırım, telefonum çantamdan çalınmıştı. Savcılığa başvurduğumda görevli memur da dahil olmak üzere herkes, "Unut sen onu," demiş, altı ay sonra telefon geri geldiğinde kimse gözlerine inanamamıştı. Galiba bu konularda bir şansım var. Çünkü telefonum bulundu :) Fakaat, zannetmeyin ki ben 20 gün kararından vazgeçtim. Hayır, aynen devam. Hattım kapalı. Telefonu da 17 gün sonra teslim alacağım. Bunun ne kadar yapılabilir bir şey olduğunu görmek istiyorum.

Dün ara ara gaipten zil sesleri duysam da telefonsuzluğa biraz daha alışmıştım. Alarm ve saat meselesini bir yıldır kullanmadığım mp3 çalarla çözdüm. Ev telefonunun tuşları da kendi kendine düzeldi. Hiç sorun çıkarmıyor. Bir tek ekranı bozuk, arayan numaraları göremediğimden tedirgin bir ses tonu ile açıyormuşum. Arkadaşlarım öyle dedi.
Bugün yıllar sonra ilk kez ankesörlü telefon kullandım. Adam kartı satarken 20 dakika cep telefonları ile görüşebileceğimi söylemişti ama sanırım adam ankesörlü telefonu en son 10 yıl önce kullanmış. Çünkü dakikalar takır takır gidiyor. Beş dakika konuşabilirsem iyidir. Bu esnada bir itirafta da bulunmam gerekiyor: Selpak mendilimi çıkarıp kulağımla ahize arasına koyarak konuştum. Evet aynen bunu yaptım. Annem, "Esas ağzının olduğu bölüme koysaydın, niye kulağına koyuyorsun ki?" dedi. Onu düşünememişim.
Şu üç günde anladığım bir şey var, internetle bağlantınız olduğu sürece telefonsuz olmak çok ağır gelmiyor. Tabii bu üç günlük bir yorum. Filmlerde çölde, "Su suu, n'olur su," diye yalvaran esirler olur ya, 19. gün onlar gibi olmaktan korkuyorum. Ha korktuğum bir şey daha var: Hani sigarayı bırakanlar hiç sigara içmeyenlerden daha fanatik anti sigaracı oluyorlar ya, öyle biri olur muyum acaba telefon konusunda?
Biraz durup düşündüm şimdi. Yok olmam sanırım.

30 Kasım 2012 Cuma

Cep Telefonsuz 1. Gün

Karmaşık duygular içindeyim. Hiçbir zaman telefon bağımlısı olmadım. Telefonda uzun konuştuğumu söylerler ama cep telefonunu hiçbir zaman bir uzvum gibi görmedim. Fakat sabah kalkıp da, "Madem çalındı bu telefon, 20 gün telefonsuz yaşayacağım," kararını verdikten bir süre sonra garip bir yoksunluk hissi içime yerleşti. Odama giriyorum mesela, çıkarken göz ucuyla başucumda duran kitaba bakıyorum, üstü boş. Normalde telefonum kuzu gibi orada duruyor olur. Salona gidiyorum, yerde beyaz şarj aleti ölü bir yılan gibi yatıyor. Ev sessiz. Bir yandan diyorum ki, "Amma bağımlısı olmuşuz bu aletlerin." Sinirleniyorum. Öte yandan, "Nasıl arayacağım şimdi onu bunu?" diyorum.
Gerekli mail ve telefon görüşmelerini yaptım (ev telefonundan). Eşe, dosta bir süreliğine böyle bir hayat süreceğimi bildirdim. Onların da tepkileri karmaşık oldu. Kimi sanki uzaya gidiyormuşum gibi şaşırdı, yapılması imkansız bir şeyi başarmaya çalışıyormuşum gibi, "Çok zor, inşallah başarırsın," mesajları gönderdiler. Kimi, "Yürü Melis! Arkandayız," dedi. Ve tabii "Ne gerek var?" diyenler oldu. Bende de bir inat vardır, düşman başına. İnsanların buna bu kadar şaşırmasına daha çok şaşırdım. Bir cep telefonu nihayetinde...
Telefonun eksikliğini ilk olarak dün gece alarmı nasıl kuracağımı düşünürken hissettim. Saatim yok. Kendimi kalkış saati konusunda şartladım. Kalktım da. Yeni bir kol saati ve çalar saat almam gerekiyor. Ev telefonumun tuşları da bir süredir bozuk olduğundan kimseyi arayamıyordum. Onu yaptırmam lazım. Aslında Türk usulü üstüne iki-üç kere vurarak biraz adam ettim. Telsiz de değil. Konuşurken aynı yerde oturup duruyorum.
Gün ortası dışarı çıktım. Sokağın köşesinde elimi çantama attım, müzik dinlemek için telefonumu çıkarmak üzere. Aptal gibi hissettim kendimi. Bu telefonsuzluk insana garip mimikler, vücut hareketleri yaptırıyor. Mesela albüm fotoğraflarını çekti Evren (Arasıl). Mail ile gönderdi. Bakıyorum, "Dur hemen arayayım da haber vereyim," diyorum. Saçma uzanma hareketleri yapıyorum boşluğa. Telefon yok.
Dışarıdayken ankesörlü telefon kartı aldım. İlk sorduğumda adam, "Yurtdışı görüşmesi mi?" dedi. Ankesörlü telefonların yanından geçerken Moldovalı olduğunu tahmin ettiğim kadınların hararetli şekilde birileriyle konuştuklarını duyardım. Öyle bir şeye girişeceğimi sandı sanırım. "Yok," dedim, "yurtiçi." Bir kart verdi, cep telefonlarıyla 20 dakika konuşabiliyormuşsun. Daha kullanmadım.
Akşama doğru biraz daha alışmış gibiydim duruma. Fotoğraflarım, müziklerim gitti diye üzülüyordum, gün içinde Cenk'le (Turanlı) konuşurken, "Biliyorsun değil mi?" dedi, "O fotoğraflar gökyüzünde birer bulut şimdi." Çok güldüm. Çocuklara ölüm kavramını anlatmaya çalışan anne-babalar gibi. Aradan birkaç saat geçtiğinde Cenk facebook'tan bana bağırıp çağırıyordu:
"Yeni telefon al, yeter, yeni telefon allllll."

29 Kasım 2012 Perşembe

Aptal Hırsızların Parmakları!

Demin telefonum çalındı. Fena üzüldüm. Değerine değil. Aslında ayıp etmeyeyim, geçen sene doğum günümde arkadaşlarım almıştı toplanıp. İyi bir telefondu. Ben en çok içinde olan müziklere üzüldüm. Beste kırıntılarına, not defterine yazdığım sözlere...
Hep düşünmüşümdür. Bir şeyi bulunca bir insan, nasıl onu cebine atar? Ne dürtüyle? Ben bulduğumu sahibine ulaştırmak için karakollarda saatlerimi çürütürken. Ha ben çok ahlaklıyım diye değil, ben bunu hep bana öğretildiği şekilde yaptım da, benim kaybettiğim o telefonu arayınca çalar çalar ve sonra bir an açılır sonra ansızın kapanıp nasıl ulaşılmaz bir karanlık olur? O insanın kafasının içindeki düşüncelerden biri olmak isterim hep. Elinin hangi parmağı dokunmuştur 'elin' malına. Hangi vicdanla?
Etrafta hep "Boş ver," diyen insanlar olur. O insanlar kaybı telafi edeceklerini en iyi niyetleriyle dile getirirler. Edemezler. Yarın olur. Senin telefonun/kazağın/kalbin eksik olur. O insanlar tam gibi davranıp sana kaybettiğin her şeyi geri verecekmiş gibi gözlerle bakarlar, sen itiraf edemediğin bir eksiklik içinde olursun. Sanki kayıp için üzülmek de bir ayıp olur. Malın kıymetliymiş gibi. Anlatamazsın da. Hele benim gibi cansızlara can yükleyen insanlar hepten anlaşılmaz olur.
Telefonumu kaybettim, çok üzgünüm. Minik çantamı kaybetmiştim geçen yıl, onun için de üzülmüştüm. Bir insan gibi oldukları için. Benim için. Hayatıma eşlik ettiklerinden. Beraber bir yılı paylaştık. Şimdi berbat bir yabancının parmakları arasında hiç hak etmedikleri yaşamları sürüyorlar. Onun için üzülüyorum. İnşallah hiç üşümüyorlardır. Aptal hırsızların parmakları arasında...

6 Eylül 2012 Perşembe

Çok gülen çok ağlar

İzmir'e gidiyorduk. Tepeden uçaktan baktım. Normalde bakmam, az bakarım. "Aa," dedim, "Galiba benim yaşadığım yer görünüyor; Caddebostan." Acayip mutlu oldum, iki dakika için. Gerçekten. Sonra uçağın içine baktım tekrar. "Emniyet kemeri ışığı yanıyor mu?" dedim. "Belki tuvalete gidebilirim."
İnsan bir şeye sevinince bir gün üzüleceğini doğal olarak biliyor. Yani, "Çok gülen çok ağlar"dan ziyade, "Gül şimdi ama bir ara gerçek hayata döneceksin," gibi bir şey.
O yüzden sanırım, birkaç gün sonra erken bir ölüm haberi geldiğinde o ölüme üzülmenin yanı sıra dedim ki: "Eskisi gibi olmayacak hayat." Eskisi gibi pürüzsüz. Eskiyi de pürüzsüz sanıyorduk ya... Değildir kesin.
Gün geçtikte zorlaşıyor. Biz de daha kolay gülmeyi beceriyoruz.
İronik. Ve hüzünlü.

4 Eylül 2012 Salı

Yeni albümle ilgili birkaç haber...

"Albüm ne zaman?" soruları gelmeye başladı. Hani birlikte olan bir çifte genelde belirli bir süre sonra, "Ee evlilik ne zaman?" sorusu gelir ya, evlenen bir arkadaşım şöyle demişti:
"Evlenince biter sanıyorsun. Bu sefer, 'Ee çocuk ne zaman?' başlıyor. Çocuk yapıyorsun, 'Ee ikinci ne zaman?' başlıyor."
Çok affedersiniz ama hep gülerek bunu hatırlıyorum albüm süreçlerinde. Albüm çıkarıyorsun, "Klip ne zaman?" geliyor, klip geliyor, "İkinci ne zaman?" başlıyor. İstanbul konseri veriyorsun, "Ankara ne zaman?" deniyor. Ankara'ya, İzmir'e, Antalya'ya gidiyorsun, "İkinci albüm ne zaman?" başlıyor.
Şikayetçi değilim. Kendi içinde belirli bir mizah barındırdığını düşünüyorum bu durumun. Zaten bu sorular hiç gelmezse durum daha fena. Değil mi? Bu da benim sorum :)

Albüm için aranjör arkadaşlarımla ve grup arkadaşlarımla bir araya gelip çalışıyoruz bir süredir. Bu dönemler benim çalışmaya doyamadığım, hep daha fazla müzik yapmak istediğim, iyi bir provadan çıktıktan sonra sanki Geleceğe Dönüş'teki pembe kaykayla yerden biraz havalanarak eve dönüyormuşum gibi hissettiğim zamanlar... "Hayatta beni bu kadar mutlu eden şey az," diye düşünüp şükrettiğim zamanlar.

Albümümün adı belli. Ama şimdi söylemeyeceğim. Biraz daha alışmak istiyorum kendi kendime. Bir albüm yaparken ona bayağı insan muamelesi ettiğimi fark ediyorum. Adını çok erken safhalarda belirliyorum mesela. Onunla tanışıyorum. Nasıl bir ruh haline sahip olacağını uzun uzun düşünüyorum. Onu seviyorum. Bir insanmış gibi.

Bu albümün içinde -bir değişiklik olmazsa- dokuz şarkı olacak. Şimdi onların demolarını dinliyorum. Bir an önce sahnede söylemek istiyorum hepsini. Birkaç tanesini 12 Eylül'de Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde çalacağız. Bir röportajımda daha kıpırtılı şarkılar yapmak istediğimi ve ikinci albümün daha mutlu olmasına gayret edeceğimi söylemiştim. Kıpırtı var da, mutluluk... Pek yok gibi. Olsun. O mutsuzluğa biraz biraz gülüyorum. Bu da iyi bir şey değil mi? Bu da benim bir başka sorum.

Konserlerde buluşmak üzere...

1 Haziran 2012 Cuma

Ben dün sağır olmak istedim.

Dün evde televizyon açık. 32. Gün var. Konu izlemeye bile tahammül edemediğim kürtaj meselesi. Öyle böyle değil anlatmam. Sokağa çıkıp bağırarak koşmak isterim bazen. Öyle öfkelendiğim konulardan biri. Dayanamıyorum ama nedense kanalı da değiştiremiyorum.
Ekranı bölmüşler dörde, Birand, konuklar, bir Türk geleneği ile birbirlerini bastıra bastıra konuşmaya çalışıyorlar. Bir adam var (ismini öğrendim sonradan, blog'umda yerin olsun istemiyorum) aynen şöyle diyor:
"Tecavüz durumunda biyolojik babanın elbette suçu vardır. Ama bunun cezasını o masum bebeğe kesmemeliyiz. Anne doğurur, çocuğa devlet bakar. Ha annenin psikolojik sorunları olabilir. Ona da devlet yardımcı olur."

Şimdi ben böyle çalışma masamın başında bilgisayardan kafamı kaldırmış televizyon ekranına bakıyorum. Gerçekten ama gerçekten o adamın kafa yapısını (beyninin içine girip oradan analiz etmek isteyecek kadar) anlamaya çalışıyorum birkaç saniye için. Bu cümleyi kurduran sebepleri düşünmeye çalışıyorum. Fakat beynim almıyor, olmuyor, pencereyi açıp avaz avaz bağırmak istiyorum, bunları duymayayım diye sağır olmak istiyorum.
Bu yetkili şahsın cümleleriyle gizliden bile değil, açıkça işaret ettiği 'aile' kurumuna bakar mısınız? Biyolojik BABA, masum ÇOCUK, psikolojik sorunları olabilecek ANNE. İşte mutlu bir 'tecavüz ailesi'. Kadının uğradığı saldırıyı yok farz et, çocuğu da günah olur diye yaşat, baba da şartlar el verdiğinde bir sonraki tecavüz ailesini kursun.
Öfkemi yenemiyorum. Diyorum ki: "Sizin kızınıza, eşinize, dostunuza olsa yine diyecek misiniz, 'Doğur canım benim, devlet bakacak...'"
Ha pardon siz öyle bir durumda bir acele o kirli kadının icabına bakıverirsiniz.