1 Şubat 2016 Pazartesi

26 Ocak 2016 Salı

"Gece 3'te mi dönmüş?"

Bugün bir tahlil sonucunu almak üzere Bağdat Caddesi’ndeki bir polikliniğe gittim. Laboratuvar katında üç hemşire masa başında oturmuş, telefonda bir şeye bakarak konuşuyorlardı. Ben sonuçları rica ederken kızlardan biri, “Yakalanmış!” diyordu. Konuyu anladım. Elinde telefon olan diğerine dönüp, “3’te dönüyormuş,” dedi, karşısındaki de hafifçe kaşlarını kaldırarak, “Aa 3 mü?” dedi. Ama sonra sustular, daha fazla bir şey demediler. 
Gün boyunca haberlerde, sosyal medyada gördüm Bağdat Caddesi’nde yaşanan vahim olayı. Evden çıkmadan elbette ve tabii ki, “Amaa 3’te ne işi varmışşş sokaklarda?” cümlelerini okumuştum, o yüzden tetikteydim hemşireler konuşurken. Ama sustular ve ben de sonuçları alıp çıkıp gittim. Onların ne düşündüklerini yüzde yüz bilmiyordum ama sosyal medyadan böğüren birçoklarını biliyordum. “Kadın gece sokakta olursa, bela da onu bulur.” Hele bir de 3’te mi dönmüş? Yoksa bir de içmiş mi? Bittin, kendi elinle belayı çektin.
İçim akordeon gibi katlanıyor bazen. Kadın olmayı bize öğreteceğini sanan bu kafalar… Defalarca o saatte eve dönmüş, yürümüş biri olarak çıldırasım geliyor. Mağdurun vahşeti “hak ettiğine” inanmaya çalışan bu kafalar. İçten içe kendini rahatlatmak, olayı meşrulaştırmak için uğraşmalar. “Oh tamam gece 3’te tek başına dönüyormuş, durup dururken olmamış!”
Tehlikenin kol gezmediği bir semt, şehir yok artık. Değer Deniz de katledildi, Özgecan da, ismini bildiğimiz, bilmediğimiz onlarcası, yüzlercesi de. “19 yaşındaki bir kız gece 3’te Bağdat Caddesi’nde ne tür bir eğlenceden dönebilir?” sorusunu -üstelik anket yaparak- soran Twitter dangozuna bilmediği ve hayatta anlayamayacağı bir şeyi, bu tarafta, Kadıköy’de, bilhassa Bağdat Caddesi’nde, gündüz, gece ve hatta sabaha karşı istedikleri yere gidip gelebilen kadınlar olduğunu, bunun cengaverlik falan olmadığını, buralarda büyüyenlerin buna ezelden beri alışkın olduğunu, yargılanmadıklarını, mesela anne baba evinden gece vakti çıkıp da kendi evine yürüyen evlatlara, “Dikkatli git,” demek dışında bir şey denmediğini, “Varınca ara,” cümlesine pek de ihtiyaç duyulmadığını, bunun da ahlak yoksunluğundan kaynaklanmadığını ve çok daha fazlasını anlatmak da vardı. Ama ne fayda. Poliklinikteki hemşire bile hafifçe kaşını kaldırıyor artık. Bir soru işareti var o kaşlarda. Kadının yerini kıyılara köşelere tıkmaya çalışanların bayıla bayıla büyütüp yeşerttiği müthiş sonuçlar bunlar: Hafifçe kaldırılan kaşlar ya da ağırca sosyal medyada kusulan kanlar. Ahlak anlayışınız batsın, ahlak anlayışınız yansın.

5 Ocak 2016 Salı

Yeni single yayında: BUGÜNLER PARLAK?


Üçüncü albüm bizden yola çıktı, yakında size varacak. Adı Ve Ev. Heyecanlı bir şeyler oluyor. Tüm detayları albüm çıkar çıkmaz yazacağım ama önden ilk single Bugünler Parlak?'ı yollayalım size istedik. Haberci misali. Böyle bir şeyler geliyor.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Henüz Kimsenin Ölmediği Bir Gün...

Bugün bir arkadaşımın doğum günü. Ve aynı zamanda ölmeye başlanacak bir sürecin ilk günü. Geri sarınca zamanı, ki aslında bu mümkün değil, 2013 yılında henüz kimsenin ölmediği bir gün bugün. Henüz sakinliğin hakim olduğu, öfkenin kibar sözlerle dile getirildiği bir gün. Biz şarabımızı içiyoruz Gezi Parkı'nda. Ah çok affedersiniz yüksek devlet büyükleri, evet şarap içiyoruz. Arkadaşlarımızla Rihanna konserine gitsek mi diye düşünmüş, vazgeçip Gezi Parkı'na devam etmişiz. Onlarca arkadaşımız ve yüzlerce tanımadığımız insanla bir araya gelmişiz. Bir festival havası.
Çok insan var içeride. Uzun zamandır görmediğim bir beraberlik ruhuna sahipler ve gülüyorlar. Ben çok huzurlu olduğumu hatırlıyorum. İçimden, "Ağaçlar," diyorum, "bizi bir araya getirdi. Dilleri yok ama güçleri hepimizden üstün." Büyük bir huzurla uykuya dalıyorum gece. Sonra sanki bir şey beni sarsmış gibi sabaha karşı uyanıyorum. Telefonumu kapatıp yatarım yıllardır, o sabaha karşı açıp Twitter'a giriyorum, hiç yapmadığım bir şey. Birol Namoğlu'nun tweet'ini hatırlıyorum ilk ve sonra başkalarının. Tam da o anda. "Girdiler!" diyorlar, anlamıyorum, neler oluyor diye düşünüyorum. Hani hep 'biz'den şüphe ettiler ya, şeytani hislerimiz, davranışlarımız, ideolojilerimizden. O ithama hiç uymayacak bir saflık ya da gerzolukla belki, "Neden? N'oluyor?" diyorum.
Bazen çizgi filmleri hatırlıyorum şu bir senede. Gargamel'i mesela. Kötülüğün iyilik karşısında hep yenilgiye uğrayan bir şey olduğunu görmüş çocuklar olarak, kötü kahkahaların bunca zaman gün yüzüne çıkıp uzun ömürlü olabilmesine inanamaz insan... Olabildiğini görüyorum. O gün, o ay ve aylar boyunca.
31 Mayıs'ta kendimizi dizginlenemeyen vahşi atlar gibi meydana atmışız. Kimse birbirini ikna etmek için çaba sarf etmemiş, herkes sanki bir mıknatıs çekmiş gibi orada toplanmış. Çünkü içler dolmuş, içler dolmuş. İçler kurumak üzere. Ama sonradan öğreneceğiz ki, kurumayacak. Bir tek unutursak kalbimiz kuruyacak. Yine de şüphe edilmiş bu saf, bu pür neşeden.
Yaşadıklarımızın bizde yarattığı his keşke sonsuz olsa. Küçükken en çok buna üzülürdüm. Yazlıkta bir tiyatro oyunu hazırlamştık, akşamında uyumak üzereyken tam, anneme hüngür hüngür ağlamıştım, "Neden?" diye sorduğunda, "Çünkü bir daha hiç aynısı olmayacak," demiştim. Dokuz ya da 10 yaşındaydım. Şimdi aynı hisle bugüne adım atıyorum. 31 Mayıs 2014'e. Bundan bir yıl önce huzurla o parkta kendimi bir işe yarar hissediyordum. Tam yakınımda Memet Ali Alabora iPad'iyle kayıt yapıyor ve güçlü bir gülümsemeyle olan biteni anlatıyordu.
"Şimdi ne olacak?" diye soran yüzlerce ve binlerce insanı duyuyorum bugün. Ben de soruyorum. Yarın ne olacak? Yaşadıklarımız bizi nereye götürecek? Evde olan biteni mi izleyeceğiz? Yoksa yine aynı yerde kalbimizin kurumadığını mı göstereceğiz? Her ne olursa olsun, yaşadığımız şeyin olağanüstülüğünü unutmayacağız. Bu uğurda ölenlerin adlarını anmadı başımızdaki 'büyükler'. Biz küçük insanlar, her gün onların cesaretini daha çok anacağız. Buradan geri dönüş yok. Senin varoluşunu kimse yenemeyecek. Her şeye rağmen. Senin kalbin ve vicdanın her şeye yetecek.

31 Mart 2013 Pazar

İnsan nasıl da affediyor...

Evvelsi gündü galiba. Bir yere gidiyordum. Nereye hatırlamıyorum. Ama bir arabadaydım, ön koltukta. Öğleden sonraydı. Yolun altımızdan nasıl kayıp gittiğine bakarken aklıma ansızın geldi:
"İnsan nasıl da affediyor..."
Allah bilir kafamın içinde 'nasıl'a vurgu yapmıştım da şimdi yazınca başka türlü anlaşılıyor. Ben 'nasıl'ın peşindeyken ve yol altımızdan kayıp giderken, çileli günlerin sonunun yani o düzlüğe çıkma anının geride kalan tüm o çileyi nasıl da ufacık gösterebildiğini, o yanılsamayı düşündüm. Lunaparktaki aynalar gibi. Biraz mutsuz oldum. Niye bilmiyorum. Adaletsiz bir durum diye mi? Ne çok üzüldüğümüzü gösteren belgesel mi yapılmalıydı? Ya da affetmek istemiyordum da mecbur mu kaldım? Derdim o muydu? Bilmiyorum.
Düzlüğe çıkarken ağzında acı bir tat kalıyor ya, ne bileyim her şey geçiyor da, bir beyin/kalp uyuşması kalıyor. Zorluyorsun, "Hala kızgın mıyım/üzgün müyüm?" diye. Değilsin biliyorsun. Ama bir donukluk var, onu anlamıyorsun. Devam ediyorsun. O mu rahatsız ediyor acaba beni? Bilmiyorum.
Yan dairemde yaşlı bir kadın yaşıyor. Eve oğlu geliyor ara sıra. Her seferinde bağırıyor annesine. Her seferinde. Kadın yaşlı. Sesi az ve titrek çıkıyor. Adamın içinde bir öfke var, bitmek bilmiyor. Kim haklı bilmiyorum. Ama adam hiç affedemiyor. Bağıra bağıra kapıyı çarpıp çıktığında karşılaşıyorum bazen onunla merdiven boşluğunda. Yanından geçerken, "Merhaba," diyorum, o söylenmeye ve sövmeye devam ediyor. Sanki ben hiç yokmuşum gibi. Beni hiç duymuyor.
Bir gün omuzlarından tutup sarsmak istiyorum:
"Affet artık yeter!"
Ağzında belki acı bir tat kalacak, için yaşadıklarının ağırlığından uyuşmuş olacak. Belki hala mutlu olmayacaksın. Ama böyle çirkin görünmektense, affet artık yeter.
Affetmek nasıl da zor. İnsan nasıl (da) affediyor?

20 Ocak 2013 Pazar

Esas albüm teşekkür yazısı

Galiba 11 yaşındaydım. Okuldan anneme bir anket göndermişlerdi. Çocukların ilgi alanları üzerine sorular sormuşlar. Cevaplardan bir yol yordam çıkaracaklar. Salonda ders çalışıyordum, annem yanıma gelip, "Melis," dedi, "Sen ileride ne yapmayı hayal ediyorsun?" Durdum, biraz düşündüm. Ama daha düşünürken bile içimde acayip bir kıpırdanma hissettim. "Anne! Ben böyle insanlara bir şeyler anlatmak istiyorum," dedim. "Çok fazla, çok fazla şey."
Bazen bana şarkılarımda çok fazla şey anlatmaya çalıştığımı söylüyorlar. Hiç üzülmüyorum. Çünkü 11 yaşında karar vermişim işte. Anlatmaya. Çok anlatmaya. Üstelik bir de müzikle anlatıyorum. Tam istediğim gibi. Bana yazdığınız cümlelerin hepsine cevap veremiyorum, özür dilerim. Münasebetsiz mailleri bir kenara bırakırsak çoğunlukla gözlerim doluyor. Hassas hikayeleriniz aklımın bir köşesinde. Nasıl böyle oluyor diye düşündüğüm çok fazla/özel cümleyle karşılaşıyorum. Ama sonra düşünüyorum, ben 11 yaşında karar verdiysem herkesin de söyleyecek sözü vardır; 21 yaşında, 31 ya da 41 yaşında.
Albümümü alan ve bir şey hisseden herkese teşekkür ederim. Tüm kalbimle. Gerçekten.

18 Aralık 2012 Salı

Cep Telefonsuz Son Gün, Son Dakikalar

Karmaşık duygular içindeyim. İlk gün de bu cümleyle başlamıştım yazıma. Ve 20 günün sonuna geldiğimde hissiyatım aynı. Ama farklı bir şekilde. Yani daha anlaşılır olmak gerekirse, 20 gün önce garip bir boşluk hissinin üzerine inşa edilmiş bir karmaşıklık hakimdi bende. Şimdi ise bir şeyi/yeri bırakıp gitmek, ne bileyim veda etme duygusu gibi bir şey var kafamda. Lost Adası'nı terk edecekmişim gibi hissediyorum. Michael gibi mesela. Aslında Michael doğru bir örnek olamadı. O tam anlamıyla ayaklarını kıçına vura vura adadan kaçmıştı. Bende o tür bir kaçış isteği yok. Geri döner miyim bilmiyorum. Arkadaşlarım ve ailem kriz geçirmese sanki daha devam edebilirim gibi geliyor. Ama edemeyeceğim çünkü işlerim giderek yoğunlaşıyor ve artık hakikaten bazı durumlarda telefona ihtiyacım oluyor. Yine de doğruya doğru çok zorlandığım bir deney(im) olmadı bu. Karar verirseniz (ve işiniz mümkün kılarsa) deneyebilirsiniz. Oluyor. Çok da iyi oluyor hatta. Ama tabii artıları kadar eksileri de var. Şu 20 günü bir toparlamak gerekirse...

* Herkes telefonuyla yaşıyor. Bunu telefonluyken de çok düşünürdüm. Mesela sporda insanlar koşu bandında, pilates dersi esnasında falan uzun uzun telefonla konuşuyorlar. Bu benim eskiden beri görüp pek garipsediğim bir şeydi. Telefonsuzken daha da gözüne batıyor insanın. Bir de kalabalık içinde bağıra çağıra güle oynaya hayatını anlatanları anlamazdım. Telefonsuzken daha da cadı teyze gibi izledim onları. Bir cık cıklamadığım kaldı, o derece.
* Arkadaşlarımla hep ev telefonu, ankesörlü telefon, mail, Facebook, Twitter üzerinden haberleştim. Garip bir şey var. Telefonun olmayınca arkadaşların sana 'ulaşılamıyorsun öf pöf' muamelesi yapıyor. Oysa mutlaka iki-üç saatte bir (bazen daha kısa aralıklarla) internetle bağlantı kurmaya çalıştım. Telefonum olsa ve toplantıda olsam o kadar saat ya da sinemada, gıkları çıkmaz. Telefonsuz olunca suçlu konumuna düşüyorsun.
* Twitter'ın dm'si hiçbir şekilde uyarı vermiyor. İlla açıp bakman lazım. Niye böyle anlamadım.
* Ara ara, "Acaba beni kim aramıştır bu kadar zaman içerisinde?" düşüncesi esip geçiyor, o histen kurtulmak bence artık mümkün değil 2012 yılında.
* Daha önce de yazdım, mesele telefon değil internetsizlikmiş. Telefonu kesinkes daha çok internet için kullandığımı(zı) biliyorum artık. Sanırım insanların ben bu kararı aldığımda, "Nasıl yapacaksııın?" diye gözlerinin yuvalarından uğraması bu sebeple oldu. Ama kendileri sebebi fark etmiş değillerdi.
* Bir yerlere giderken telefon ekranına bakmak yerine daha çok etrafımı izledim. Hep yaparım bunu da, telefon olunca aklının bir köşesi telefonda oluyor. Ya da çalıyor, bipliyor, dikkatini dağıtıyor işte.
* "Nakit paraya mı ihtiyacınız var? Kontör satın alın, kredi kartınızla zart zurt..." Böyle bir mesaj geliyordu bana tefeciden, sabah akşam. Çıldırmak üzereydim. Bir de bir inşaat malzemesi şirketi vardı, "Şu malzeme şu fiyata," diye. Onlar 20 günlüğüne de olsa hayatımdan çıktığı için müthiş rahattım. Son rahat günüm.
* Artık sürprizlerin çok az olduğu hayatlar yaşıyoruz. Yani her an birbirimizi arayabiliyor, her şeyi haber verebiliyor, arkadaşımızın oturduğu semtteysek, "Buradayım, gel bir şeyler içelim," diyebiliyoruz. Telefonum yokken en sevdiğim şeylerden biri ev telefonumdan kimin aradığını görememekti. Önce biraz tedirgindim. Ama sonra sesten kim olduğunu çıkarmaya çalışmak, bazen karıştırmak, telefona yaklaşırken kimin aradığını tahmin etmeye çalışmak güzel gelmeye başladı. Sonra mesela biriyle buluşurken gelmediğinde vapuru kaçırdığını, vs. anlayıp ona göre nasıl bir çözüm üretebileceğimi düşünmek, bir toplantıya gitmişken, "Aa şu arkadaşım da yan binada çalışıyor, bir uğrayayım," diyerek danışmadan onun masasını aratmak ve tam o esnada onun tesadüfen sigaraya çıkıyor oluşu nedeniyle kapıda karşılaşmak ve gülüşmek... Bunlar güzeldi. Pollyanna mıyım?
* Yarından itibaren telefonumu kullanmaya başlayacağım. Sanki biraz garipseyecekmişim gibi geliyor. Fakat hemen alışacağımı, bir süre sonra da eskisi gibi biri olacağımı biliyorum. Daha önce de dedim, insanoğlu her şeye alışıyor. Su gibi kabın şeklini alıyor. Güle güle telefonsuz günler...