14 Mayıs 2016 Cumartesi

Evcik çıktı!

Yeni albüm Ve Ev artık elle tutulur hale geldi :) "Albüm fiziksel olarak ne zaman çıkacak?" sorularında mutlu son; müzik marketler sizi bekler!

28 Nisan 2016 Perşembe

Artık hiçbir şeye ve kimseye hayran olamamak...

Dün akşam uzun zaman sonra ilk defa İstiklal Caddesi’nde yürüdüm. Ve daha önce yüzlerce kez yürümüş olduğum bu caddede şimdiye kadar hissetmediğim bir şeyi hissettim: Korku. Gideceğim yere doğru adım atarken, şu sıralar muhtemelen herkesin sıkça yaptığı bir şeyle meşguldüm: İnsanların dış görünümlerinden, kıyafetlerinden, yüzlerindeki gerginlik ya da rahatlıktan hangisinin canlı bomba olabileceğini ya da olmayabileceğini tahmin etmeye çalışıp adımlarımı ona göre atmaya çalışıyordum. Mesela gülüp sohbet eden iki adam mı var, onlar olamazdı. Çarşaflı iki kadın? Belki elbiselerinin içinde olabilirdi. Müthiş öfkelendim bir anda bunu yaparken. Kendime, kafama, bunu yapmaya mecbur bırakanlara, olana bitene. Yahu iyi bir şey için dışarı çıkmışım, röportaj yapmak için, konser izlemek için, iki sohbet etmek, bir bira içmek için. Basit bir gün olmalı bu. Ve aklımda binlerce düşünce…
Eskiden, hafta içi bile olsa, gittiğim mekanlarda bir-iki tanıdık ya da kalabalık olurdu. Bir-iki mekana uğradım. Neredeyse elle tutulabilecek bir tatsızlık tuzsuzluk vardı havada. Cıvıl cıvıl bildiğim yerler griydi. Aklıma ortaokula yeni başladığımızda annemlerin bir sergi açılışı için kardeşimle bizi Beyoğlu’na getirdiği gün geldi. Atlas Pasajı’na doğru yürürken etrafımda gördüğüm insanlar, mekanlar, o atmosfer çarpmıştı beni. İnanılmaz bir hayranlık duymuştum. Yaşıma göre abla-abi konumundaki gençler uzun saçları, yırtık pırtık jean’leri ile güle oynaya yürüyorlardı. Sağdan soldan daha önce duymadığım müzikler geliyordu, sinema önünde kuyruklar vardı. Belki ben küçük aptal bir çocuktum ama sanki hepsi özgür ve mutlu görünüyordu. Hayatla bir bağları vardı ve yaşam dolulardı.
Dün, aynı yerde olduğuma inanamayacağım kadar ruhsuz, renksizdi o yol. Kalabalık olmasına rağmen. Belki de ben renksizdim artık. Son birkaç yıldır hiçbir şeye hayran olamadığımı düşünüp duruyorum zaten bir süredir. Bu ülkede son dönemde hayranlık duyacak bir şey, kişi bulamıyorum. Sürekli eleştirirken buluyorum kendimi. Etrafımdaki herkesin de aynı keskin tonda bir şeylerden yakındığını, tenkit ettiğini görüyorum. Üstelik bundan çok sıkılıyorum. Başöğretmenler ordusu gibi kaşlarımızı kaldıra kaldıra konuşuyor olmamızdan. Ama o kadar bayağı şey bir arada ki artık bu topraklarda, o kadar akıldışı iş yapıldı, o kadar çok yanlış doğru olarak kabul edildi, bu doğru görünümlü yanlışlar o kadar çok insanın aklına yerleşti, hak hukuk adalet o kadar zırva şeyler haline geldi, o kadar çok insan öldü, o kadar çok ihanet edildi ki bir sürü şeye, kimsenin sözü, özü hayranlık uyandırmıyor bende. 
Dönüp dönüp geçmişe sarıldığımı fark ediyorum. Eski bir şarkıya, kitaba, tonton bir dedenin anlattıklarına, üç katlı, ismi el yazısıyla yazılmış eski apartmanlara, geçmiş hatıralara. Şu hayatta anladığım şeylerden biri, geçmiş şimdiye kıyasla hep daha cazip gelen bir şey oluyor. Bu bir yanılgı çoğu zaman. Ama şimdi, bugün, geçmişin bugüne kıyasla çok ama çok iyi zamanlarla dolu olduğuna yüzde yüz eminim artık.

1 Şubat 2016 Pazartesi

26 Ocak 2016 Salı

"Gece 3'te mi dönmüş?"

Bugün bir tahlil sonucunu almak üzere Bağdat Caddesi’ndeki bir polikliniğe gittim. Laboratuvar katında üç hemşire masa başında oturmuş, telefonda bir şeye bakarak konuşuyorlardı. Ben sonuçları rica ederken kızlardan biri, “Yakalanmış!” diyordu. Konuyu anladım. Elinde telefon olan diğerine dönüp, “3’te dönüyormuş,” dedi, karşısındaki de hafifçe kaşlarını kaldırarak, “Aa 3 mü?” dedi. Ama sonra sustular, daha fazla bir şey demediler. 
Gün boyunca haberlerde, sosyal medyada gördüm Bağdat Caddesi’nde yaşanan vahim olayı. Evden çıkmadan elbette ve tabii ki, “Amaa 3’te ne işi varmışşş sokaklarda?” cümlelerini okumuştum, o yüzden tetikteydim hemşireler konuşurken. Ama sustular ve ben de sonuçları alıp çıkıp gittim. Onların ne düşündüklerini yüzde yüz bilmiyordum ama sosyal medyadan böğüren birçoklarını biliyordum. “Kadın gece sokakta olursa, bela da onu bulur.” Hele bir de 3’te mi dönmüş? Yoksa bir de içmiş mi? Bittin, kendi elinle belayı çektin.
İçim akordeon gibi katlanıyor bazen. Kadın olmayı bize öğreteceğini sanan bu kafalar… Defalarca o saatte eve dönmüş, yürümüş biri olarak çıldırasım geliyor. Mağdurun vahşeti “hak ettiğine” inanmaya çalışan bu kafalar. İçten içe kendini rahatlatmak, olayı meşrulaştırmak için uğraşmalar. “Oh tamam gece 3’te tek başına dönüyormuş, durup dururken olmamış!”
Tehlikenin kol gezmediği bir semt, şehir yok artık. Değer Deniz de katledildi, Özgecan da, ismini bildiğimiz, bilmediğimiz onlarcası, yüzlercesi de. “19 yaşındaki bir kız gece 3’te Bağdat Caddesi’nde ne tür bir eğlenceden dönebilir?” sorusunu -üstelik anket yaparak- soran Twitter dangozuna bilmediği ve hayatta anlayamayacağı bir şeyi, bu tarafta, Kadıköy’de, bilhassa Bağdat Caddesi’nde, gündüz, gece ve hatta sabaha karşı istedikleri yere gidip gelebilen kadınlar olduğunu, bunun cengaverlik falan olmadığını, buralarda büyüyenlerin buna ezelden beri alışkın olduğunu, yargılanmadıklarını, mesela anne baba evinden gece vakti çıkıp da kendi evine yürüyen evlatlara, “Dikkatli git,” demek dışında bir şey denmediğini, “Varınca ara,” cümlesine pek de ihtiyaç duyulmadığını, bunun da ahlak yoksunluğundan kaynaklanmadığını ve çok daha fazlasını anlatmak da vardı. Ama ne fayda. Poliklinikteki hemşire bile hafifçe kaşını kaldırıyor artık. Bir soru işareti var o kaşlarda. Kadının yerini kıyılara köşelere tıkmaya çalışanların bayıla bayıla büyütüp yeşerttiği müthiş sonuçlar bunlar: Hafifçe kaldırılan kaşlar ya da ağırca sosyal medyada kusulan kanlar. Ahlak anlayışınız batsın, ahlak anlayışınız yansın.

5 Ocak 2016 Salı

Yeni single yayında: BUGÜNLER PARLAK?


Üçüncü albüm bizden yola çıktı, yakında size varacak. Adı Ve Ev. Heyecanlı bir şeyler oluyor. Tüm detayları albüm çıkar çıkmaz yazacağım ama önden ilk single Bugünler Parlak?'ı yollayalım size istedik. Haberci misali. Böyle bir şeyler geliyor.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Henüz Kimsenin Ölmediği Bir Gün...

Bugün bir arkadaşımın doğum günü. Ve aynı zamanda ölmeye başlanacak bir sürecin ilk günü. Geri sarınca zamanı, ki aslında bu mümkün değil, 2013 yılında henüz kimsenin ölmediği bir gün bugün. Henüz sakinliğin hakim olduğu, öfkenin kibar sözlerle dile getirildiği bir gün. Biz şarabımızı içiyoruz Gezi Parkı'nda. Ah çok affedersiniz yüksek devlet büyükleri, evet şarap içiyoruz. Arkadaşlarımızla Rihanna konserine gitsek mi diye düşünmüş, vazgeçip Gezi Parkı'na devam etmişiz. Onlarca arkadaşımız ve yüzlerce tanımadığımız insanla bir araya gelmişiz. Bir festival havası.
Çok insan var içeride. Uzun zamandır görmediğim bir beraberlik ruhuna sahipler ve gülüyorlar. Ben çok huzurlu olduğumu hatırlıyorum. İçimden, "Ağaçlar," diyorum, "bizi bir araya getirdi. Dilleri yok ama güçleri hepimizden üstün." Büyük bir huzurla uykuya dalıyorum gece. Sonra sanki bir şey beni sarsmış gibi sabaha karşı uyanıyorum. Telefonumu kapatıp yatarım yıllardır, o sabaha karşı açıp Twitter'a giriyorum, hiç yapmadığım bir şey. Birol Namoğlu'nun tweet'ini hatırlıyorum ilk ve sonra başkalarının. Tam da o anda. "Girdiler!" diyorlar, anlamıyorum, neler oluyor diye düşünüyorum. Hani hep 'biz'den şüphe ettiler ya, şeytani hislerimiz, davranışlarımız, ideolojilerimizden. O ithama hiç uymayacak bir saflık ya da gerzolukla belki, "Neden? N'oluyor?" diyorum.
Bazen çizgi filmleri hatırlıyorum şu bir senede. Gargamel'i mesela. Kötülüğün iyilik karşısında hep yenilgiye uğrayan bir şey olduğunu görmüş çocuklar olarak, kötü kahkahaların bunca zaman gün yüzüne çıkıp uzun ömürlü olabilmesine inanamaz insan... Olabildiğini görüyorum. O gün, o ay ve aylar boyunca.
31 Mayıs'ta kendimizi dizginlenemeyen vahşi atlar gibi meydana atmışız. Kimse birbirini ikna etmek için çaba sarf etmemiş, herkes sanki bir mıknatıs çekmiş gibi orada toplanmış. Çünkü içler dolmuş, içler dolmuş. İçler kurumak üzere. Ama sonradan öğreneceğiz ki, kurumayacak. Bir tek unutursak kalbimiz kuruyacak. Yine de şüphe edilmiş bu saf, bu pür neşeden.
Yaşadıklarımızın bizde yarattığı his keşke sonsuz olsa. Küçükken en çok buna üzülürdüm. Yazlıkta bir tiyatro oyunu hazırlamştık, akşamında uyumak üzereyken tam, anneme hüngür hüngür ağlamıştım, "Neden?" diye sorduğunda, "Çünkü bir daha hiç aynısı olmayacak," demiştim. Dokuz ya da 10 yaşındaydım. Şimdi aynı hisle bugüne adım atıyorum. 31 Mayıs 2014'e. Bundan bir yıl önce huzurla o parkta kendimi bir işe yarar hissediyordum. Tam yakınımda Memet Ali Alabora iPad'iyle kayıt yapıyor ve güçlü bir gülümsemeyle olan biteni anlatıyordu.
"Şimdi ne olacak?" diye soran yüzlerce ve binlerce insanı duyuyorum bugün. Ben de soruyorum. Yarın ne olacak? Yaşadıklarımız bizi nereye götürecek? Evde olan biteni mi izleyeceğiz? Yoksa yine aynı yerde kalbimizin kurumadığını mı göstereceğiz? Her ne olursa olsun, yaşadığımız şeyin olağanüstülüğünü unutmayacağız. Bu uğurda ölenlerin adlarını anmadı başımızdaki 'büyükler'. Biz küçük insanlar, her gün onların cesaretini daha çok anacağız. Buradan geri dönüş yok. Senin varoluşunu kimse yenemeyecek. Her şeye rağmen. Senin kalbin ve vicdanın her şeye yetecek.

31 Mart 2013 Pazar

İnsan nasıl da affediyor...

Evvelsi gündü galiba. Bir yere gidiyordum. Nereye hatırlamıyorum. Ama bir arabadaydım, ön koltukta. Öğleden sonraydı. Yolun altımızdan nasıl kayıp gittiğine bakarken aklıma ansızın geldi:
"İnsan nasıl da affediyor..."
Allah bilir kafamın içinde 'nasıl'a vurgu yapmıştım da şimdi yazınca başka türlü anlaşılıyor. Ben 'nasıl'ın peşindeyken ve yol altımızdan kayıp giderken, çileli günlerin sonunun yani o düzlüğe çıkma anının geride kalan tüm o çileyi nasıl da ufacık gösterebildiğini, o yanılsamayı düşündüm. Lunaparktaki aynalar gibi. Biraz mutsuz oldum. Niye bilmiyorum. Adaletsiz bir durum diye mi? Ne çok üzüldüğümüzü gösteren belgesel mi yapılmalıydı? Ya da affetmek istemiyordum da mecbur mu kaldım? Derdim o muydu? Bilmiyorum.
Düzlüğe çıkarken ağzında acı bir tat kalıyor ya, ne bileyim her şey geçiyor da, bir beyin/kalp uyuşması kalıyor. Zorluyorsun, "Hala kızgın mıyım/üzgün müyüm?" diye. Değilsin biliyorsun. Ama bir donukluk var, onu anlamıyorsun. Devam ediyorsun. O mu rahatsız ediyor acaba beni? Bilmiyorum.
Yan dairemde yaşlı bir kadın yaşıyor. Eve oğlu geliyor ara sıra. Her seferinde bağırıyor annesine. Her seferinde. Kadın yaşlı. Sesi az ve titrek çıkıyor. Adamın içinde bir öfke var, bitmek bilmiyor. Kim haklı bilmiyorum. Ama adam hiç affedemiyor. Bağıra bağıra kapıyı çarpıp çıktığında karşılaşıyorum bazen onunla merdiven boşluğunda. Yanından geçerken, "Merhaba," diyorum, o söylenmeye ve sövmeye devam ediyor. Sanki ben hiç yokmuşum gibi. Beni hiç duymuyor.
Bir gün omuzlarından tutup sarsmak istiyorum:
"Affet artık yeter!"
Ağzında belki acı bir tat kalacak, için yaşadıklarının ağırlığından uyuşmuş olacak. Belki hala mutlu olmayacaksın. Ama böyle çirkin görünmektense, affet artık yeter.
Affetmek nasıl da zor. İnsan nasıl (da) affediyor?