Karmaşık duygular içindeyim. Hiçbir zaman telefon bağımlısı olmadım. Telefonda uzun konuştuğumu söylerler ama cep telefonunu hiçbir zaman bir uzvum gibi görmedim. Fakat sabah kalkıp da, "Madem çalındı bu telefon, 20 gün telefonsuz yaşayacağım," kararını verdikten bir süre sonra garip bir yoksunluk hissi içime yerleşti. Odama giriyorum mesela, çıkarken göz ucuyla başucumda duran kitaba bakıyorum, üstü boş. Normalde telefonum kuzu gibi orada duruyor olur. Salona gidiyorum, yerde beyaz şarj aleti ölü bir yılan gibi yatıyor. Ev sessiz. Bir yandan diyorum ki, "Amma bağımlısı olmuşuz bu aletlerin." Sinirleniyorum. Öte yandan, "Nasıl arayacağım şimdi onu bunu?" diyorum.
Gerekli mail ve telefon görüşmelerini yaptım (ev telefonundan). Eşe, dosta bir süreliğine böyle bir hayat süreceğimi bildirdim. Onların da tepkileri karmaşık oldu. Kimi sanki uzaya gidiyormuşum gibi şaşırdı, yapılması imkansız bir şeyi başarmaya çalışıyormuşum gibi, "Çok zor, inşallah başarırsın," mesajları gönderdiler. Kimi, "Yürü Melis! Arkandayız," dedi. Ve tabii "Ne gerek var?" diyenler oldu. Bende de bir inat vardır, düşman başına. İnsanların buna bu kadar şaşırmasına daha çok şaşırdım. Bir cep telefonu nihayetinde...
Telefonun eksikliğini ilk olarak dün gece alarmı nasıl kuracağımı düşünürken hissettim. Saatim yok. Kendimi kalkış saati konusunda şartladım. Kalktım da. Yeni bir kol saati ve çalar saat almam gerekiyor. Ev telefonumun tuşları da bir süredir bozuk olduğundan kimseyi arayamıyordum. Onu yaptırmam lazım. Aslında Türk usulü üstüne iki-üç kere vurarak biraz adam ettim. Telsiz de değil. Konuşurken aynı yerde oturup duruyorum.
Gün ortası dışarı çıktım. Sokağın köşesinde elimi çantama attım, müzik dinlemek için telefonumu çıkarmak üzere. Aptal gibi hissettim kendimi. Bu telefonsuzluk insana garip mimikler, vücut hareketleri yaptırıyor. Mesela albüm fotoğraflarını çekti Evren (Arasıl). Mail ile gönderdi. Bakıyorum, "Dur hemen arayayım da haber vereyim," diyorum. Saçma uzanma hareketleri yapıyorum boşluğa. Telefon yok.
Dışarıdayken ankesörlü telefon kartı aldım. İlk sorduğumda adam, "Yurtdışı görüşmesi mi?" dedi. Ankesörlü telefonların yanından geçerken Moldovalı olduğunu tahmin ettiğim kadınların hararetli şekilde birileriyle konuştuklarını duyardım. Öyle bir şeye girişeceğimi sandı sanırım. "Yok," dedim, "yurtiçi." Bir kart verdi, cep telefonlarıyla 20 dakika konuşabiliyormuşsun. Daha kullanmadım.
Akşama doğru biraz daha alışmış gibiydim duruma. Fotoğraflarım, müziklerim gitti diye üzülüyordum, gün içinde Cenk'le (Turanlı) konuşurken, "Biliyorsun değil mi?" dedi, "O fotoğraflar gökyüzünde birer bulut şimdi." Çok güldüm. Çocuklara ölüm kavramını anlatmaya çalışan anne-babalar gibi. Aradan birkaç saat geçtiğinde Cenk facebook'tan bana bağırıp çağırıyordu:
"Yeni telefon al, yeter, yeni telefon allllll."
30 Kasım 2012 Cuma
29 Kasım 2012 Perşembe
Aptal Hırsızların Parmakları!
Demin telefonum çalındı. Fena üzüldüm. Değerine değil. Aslında ayıp etmeyeyim, geçen sene doğum günümde arkadaşlarım almıştı toplanıp. İyi bir telefondu. Ben en çok içinde olan müziklere üzüldüm. Beste kırıntılarına, not defterine yazdığım sözlere...
Hep düşünmüşümdür. Bir şeyi bulunca bir insan, nasıl onu cebine atar? Ne dürtüyle? Ben bulduğumu sahibine ulaştırmak için karakollarda saatlerimi çürütürken. Ha ben çok ahlaklıyım diye değil, ben bunu hep bana öğretildiği şekilde yaptım da, benim kaybettiğim o telefonu arayınca çalar çalar ve sonra bir an açılır sonra ansızın kapanıp nasıl ulaşılmaz bir karanlık olur? O insanın kafasının içindeki düşüncelerden biri olmak isterim hep. Elinin hangi parmağı dokunmuştur 'elin' malına. Hangi vicdanla?
Etrafta hep "Boş ver," diyen insanlar olur. O insanlar kaybı telafi edeceklerini en iyi niyetleriyle dile getirirler. Edemezler. Yarın olur. Senin telefonun/kazağın/kalbin eksik olur. O insanlar tam gibi davranıp sana kaybettiğin her şeyi geri verecekmiş gibi gözlerle bakarlar, sen itiraf edemediğin bir eksiklik içinde olursun. Sanki kayıp için üzülmek de bir ayıp olur. Malın kıymetliymiş gibi. Anlatamazsın da. Hele benim gibi cansızlara can yükleyen insanlar hepten anlaşılmaz olur.
Telefonumu kaybettim, çok üzgünüm. Minik çantamı kaybetmiştim geçen yıl, onun için de üzülmüştüm. Bir insan gibi oldukları için. Benim için. Hayatıma eşlik ettiklerinden. Beraber bir yılı paylaştık. Şimdi berbat bir yabancının parmakları arasında hiç hak etmedikleri yaşamları sürüyorlar. Onun için üzülüyorum. İnşallah hiç üşümüyorlardır. Aptal hırsızların parmakları arasında...
Hep düşünmüşümdür. Bir şeyi bulunca bir insan, nasıl onu cebine atar? Ne dürtüyle? Ben bulduğumu sahibine ulaştırmak için karakollarda saatlerimi çürütürken. Ha ben çok ahlaklıyım diye değil, ben bunu hep bana öğretildiği şekilde yaptım da, benim kaybettiğim o telefonu arayınca çalar çalar ve sonra bir an açılır sonra ansızın kapanıp nasıl ulaşılmaz bir karanlık olur? O insanın kafasının içindeki düşüncelerden biri olmak isterim hep. Elinin hangi parmağı dokunmuştur 'elin' malına. Hangi vicdanla?
Etrafta hep "Boş ver," diyen insanlar olur. O insanlar kaybı telafi edeceklerini en iyi niyetleriyle dile getirirler. Edemezler. Yarın olur. Senin telefonun/kazağın/kalbin eksik olur. O insanlar tam gibi davranıp sana kaybettiğin her şeyi geri verecekmiş gibi gözlerle bakarlar, sen itiraf edemediğin bir eksiklik içinde olursun. Sanki kayıp için üzülmek de bir ayıp olur. Malın kıymetliymiş gibi. Anlatamazsın da. Hele benim gibi cansızlara can yükleyen insanlar hepten anlaşılmaz olur.
Telefonumu kaybettim, çok üzgünüm. Minik çantamı kaybetmiştim geçen yıl, onun için de üzülmüştüm. Bir insan gibi oldukları için. Benim için. Hayatıma eşlik ettiklerinden. Beraber bir yılı paylaştık. Şimdi berbat bir yabancının parmakları arasında hiç hak etmedikleri yaşamları sürüyorlar. Onun için üzülüyorum. İnşallah hiç üşümüyorlardır. Aptal hırsızların parmakları arasında...
6 Eylül 2012 Perşembe
Çok gülen çok ağlar
İzmir'e gidiyorduk. Tepeden uçaktan baktım. Normalde bakmam, az bakarım. "Aa," dedim, "Galiba benim yaşadığım yer görünüyor; Caddebostan." Acayip mutlu oldum, iki dakika için. Gerçekten. Sonra uçağın içine baktım tekrar. "Emniyet kemeri ışığı yanıyor mu?" dedim. "Belki tuvalete gidebilirim."
İnsan bir şeye sevinince bir gün üzüleceğini doğal olarak biliyor. Yani, "Çok gülen çok ağlar"dan ziyade, "Gül şimdi ama bir ara gerçek hayata döneceksin," gibi bir şey.
O yüzden sanırım, birkaç gün sonra erken bir ölüm haberi geldiğinde o ölüme üzülmenin yanı sıra dedim ki: "Eskisi gibi olmayacak hayat." Eskisi gibi pürüzsüz. Eskiyi de pürüzsüz sanıyorduk ya... Değildir kesin.
Gün geçtikte zorlaşıyor. Biz de daha kolay gülmeyi beceriyoruz.
İronik. Ve hüzünlü.
İnsan bir şeye sevinince bir gün üzüleceğini doğal olarak biliyor. Yani, "Çok gülen çok ağlar"dan ziyade, "Gül şimdi ama bir ara gerçek hayata döneceksin," gibi bir şey.
O yüzden sanırım, birkaç gün sonra erken bir ölüm haberi geldiğinde o ölüme üzülmenin yanı sıra dedim ki: "Eskisi gibi olmayacak hayat." Eskisi gibi pürüzsüz. Eskiyi de pürüzsüz sanıyorduk ya... Değildir kesin.
Gün geçtikte zorlaşıyor. Biz de daha kolay gülmeyi beceriyoruz.
İronik. Ve hüzünlü.
4 Eylül 2012 Salı
Yeni albümle ilgili birkaç haber...
"Albüm ne zaman?" soruları gelmeye başladı. Hani birlikte olan bir çifte genelde belirli bir süre sonra, "Ee evlilik ne zaman?" sorusu gelir ya, evlenen bir arkadaşım şöyle demişti:
"Evlenince biter sanıyorsun. Bu sefer, 'Ee çocuk ne zaman?' başlıyor. Çocuk yapıyorsun, 'Ee ikinci ne zaman?' başlıyor."
Çok affedersiniz ama hep gülerek bunu hatırlıyorum albüm süreçlerinde. Albüm çıkarıyorsun, "Klip ne zaman?" geliyor, klip geliyor, "İkinci ne zaman?" başlıyor. İstanbul konseri veriyorsun, "Ankara ne zaman?" deniyor. Ankara'ya, İzmir'e, Antalya'ya gidiyorsun, "İkinci albüm ne zaman?" başlıyor.
Şikayetçi değilim. Kendi içinde belirli bir mizah barındırdığını düşünüyorum bu durumun. Zaten bu sorular hiç gelmezse durum daha fena. Değil mi? Bu da benim sorum :)
Albüm için aranjör arkadaşlarımla ve grup arkadaşlarımla bir araya gelip çalışıyoruz bir süredir. Bu dönemler benim çalışmaya doyamadığım, hep daha fazla müzik yapmak istediğim, iyi bir provadan çıktıktan sonra sanki Geleceğe Dönüş'teki pembe kaykayla yerden biraz havalanarak eve dönüyormuşum gibi hissettiğim zamanlar... "Hayatta beni bu kadar mutlu eden şey az," diye düşünüp şükrettiğim zamanlar.
Albümümün adı belli. Ama şimdi söylemeyeceğim. Biraz daha alışmak istiyorum kendi kendime. Bir albüm yaparken ona bayağı insan muamelesi ettiğimi fark ediyorum. Adını çok erken safhalarda belirliyorum mesela. Onunla tanışıyorum. Nasıl bir ruh haline sahip olacağını uzun uzun düşünüyorum. Onu seviyorum. Bir insanmış gibi.
Bu albümün içinde -bir değişiklik olmazsa- dokuz şarkı olacak. Şimdi onların demolarını dinliyorum. Bir an önce sahnede söylemek istiyorum hepsini. Birkaç tanesini 12 Eylül'de Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde çalacağız. Bir röportajımda daha kıpırtılı şarkılar yapmak istediğimi ve ikinci albümün daha mutlu olmasına gayret edeceğimi söylemiştim. Kıpırtı var da, mutluluk... Pek yok gibi. Olsun. O mutsuzluğa biraz biraz gülüyorum. Bu da iyi bir şey değil mi? Bu da benim bir başka sorum.
Konserlerde buluşmak üzere...
"Evlenince biter sanıyorsun. Bu sefer, 'Ee çocuk ne zaman?' başlıyor. Çocuk yapıyorsun, 'Ee ikinci ne zaman?' başlıyor."
Çok affedersiniz ama hep gülerek bunu hatırlıyorum albüm süreçlerinde. Albüm çıkarıyorsun, "Klip ne zaman?" geliyor, klip geliyor, "İkinci ne zaman?" başlıyor. İstanbul konseri veriyorsun, "Ankara ne zaman?" deniyor. Ankara'ya, İzmir'e, Antalya'ya gidiyorsun, "İkinci albüm ne zaman?" başlıyor.
Şikayetçi değilim. Kendi içinde belirli bir mizah barındırdığını düşünüyorum bu durumun. Zaten bu sorular hiç gelmezse durum daha fena. Değil mi? Bu da benim sorum :)
Albüm için aranjör arkadaşlarımla ve grup arkadaşlarımla bir araya gelip çalışıyoruz bir süredir. Bu dönemler benim çalışmaya doyamadığım, hep daha fazla müzik yapmak istediğim, iyi bir provadan çıktıktan sonra sanki Geleceğe Dönüş'teki pembe kaykayla yerden biraz havalanarak eve dönüyormuşum gibi hissettiğim zamanlar... "Hayatta beni bu kadar mutlu eden şey az," diye düşünüp şükrettiğim zamanlar.
Albümümün adı belli. Ama şimdi söylemeyeceğim. Biraz daha alışmak istiyorum kendi kendime. Bir albüm yaparken ona bayağı insan muamelesi ettiğimi fark ediyorum. Adını çok erken safhalarda belirliyorum mesela. Onunla tanışıyorum. Nasıl bir ruh haline sahip olacağını uzun uzun düşünüyorum. Onu seviyorum. Bir insanmış gibi.
Bu albümün içinde -bir değişiklik olmazsa- dokuz şarkı olacak. Şimdi onların demolarını dinliyorum. Bir an önce sahnede söylemek istiyorum hepsini. Birkaç tanesini 12 Eylül'de Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde çalacağız. Bir röportajımda daha kıpırtılı şarkılar yapmak istediğimi ve ikinci albümün daha mutlu olmasına gayret edeceğimi söylemiştim. Kıpırtı var da, mutluluk... Pek yok gibi. Olsun. O mutsuzluğa biraz biraz gülüyorum. Bu da iyi bir şey değil mi? Bu da benim bir başka sorum.
Konserlerde buluşmak üzere...
1 Haziran 2012 Cuma
Ben dün sağır olmak istedim.
Dün evde televizyon açık. 32. Gün var. Konu izlemeye bile tahammül edemediğim kürtaj meselesi. Öyle böyle değil anlatmam. Sokağa çıkıp bağırarak koşmak isterim bazen. Öyle öfkelendiğim konulardan biri. Dayanamıyorum ama nedense kanalı da değiştiremiyorum.
Ekranı bölmüşler dörde, Birand, konuklar, bir Türk geleneği ile birbirlerini bastıra bastıra konuşmaya çalışıyorlar. Bir adam var (ismini öğrendim sonradan, blog'umda yerin olsun istemiyorum) aynen şöyle diyor:
"Tecavüz durumunda biyolojik babanın elbette suçu vardır. Ama bunun cezasını o masum bebeğe kesmemeliyiz. Anne doğurur, çocuğa devlet bakar. Ha annenin psikolojik sorunları olabilir. Ona da devlet yardımcı olur."
Şimdi ben böyle çalışma masamın başında bilgisayardan kafamı kaldırmış televizyon ekranına bakıyorum. Gerçekten ama gerçekten o adamın kafa yapısını (beyninin içine girip oradan analiz etmek isteyecek kadar) anlamaya çalışıyorum birkaç saniye için. Bu cümleyi kurduran sebepleri düşünmeye çalışıyorum. Fakat beynim almıyor, olmuyor, pencereyi açıp avaz avaz bağırmak istiyorum, bunları duymayayım diye sağır olmak istiyorum.
Bu yetkili şahsın cümleleriyle gizliden bile değil, açıkça işaret ettiği 'aile' kurumuna bakar mısınız? Biyolojik BABA, masum ÇOCUK, psikolojik sorunları olabilecek ANNE. İşte mutlu bir 'tecavüz ailesi'. Kadının uğradığı saldırıyı yok farz et, çocuğu da günah olur diye yaşat, baba da şartlar el verdiğinde bir sonraki tecavüz ailesini kursun.
Öfkemi yenemiyorum. Diyorum ki: "Sizin kızınıza, eşinize, dostunuza olsa yine diyecek misiniz, 'Doğur canım benim, devlet bakacak...'"
Ha pardon siz öyle bir durumda bir acele o kirli kadının icabına bakıverirsiniz.
Ekranı bölmüşler dörde, Birand, konuklar, bir Türk geleneği ile birbirlerini bastıra bastıra konuşmaya çalışıyorlar. Bir adam var (ismini öğrendim sonradan, blog'umda yerin olsun istemiyorum) aynen şöyle diyor:
"Tecavüz durumunda biyolojik babanın elbette suçu vardır. Ama bunun cezasını o masum bebeğe kesmemeliyiz. Anne doğurur, çocuğa devlet bakar. Ha annenin psikolojik sorunları olabilir. Ona da devlet yardımcı olur."
Şimdi ben böyle çalışma masamın başında bilgisayardan kafamı kaldırmış televizyon ekranına bakıyorum. Gerçekten ama gerçekten o adamın kafa yapısını (beyninin içine girip oradan analiz etmek isteyecek kadar) anlamaya çalışıyorum birkaç saniye için. Bu cümleyi kurduran sebepleri düşünmeye çalışıyorum. Fakat beynim almıyor, olmuyor, pencereyi açıp avaz avaz bağırmak istiyorum, bunları duymayayım diye sağır olmak istiyorum.
Bu yetkili şahsın cümleleriyle gizliden bile değil, açıkça işaret ettiği 'aile' kurumuna bakar mısınız? Biyolojik BABA, masum ÇOCUK, psikolojik sorunları olabilecek ANNE. İşte mutlu bir 'tecavüz ailesi'. Kadının uğradığı saldırıyı yok farz et, çocuğu da günah olur diye yaşat, baba da şartlar el verdiğinde bir sonraki tecavüz ailesini kursun.
Öfkemi yenemiyorum. Diyorum ki: "Sizin kızınıza, eşinize, dostunuza olsa yine diyecek misiniz, 'Doğur canım benim, devlet bakacak...'"
Ha pardon siz öyle bir durumda bir acele o kirli kadının icabına bakıverirsiniz.
14 Mayıs 2012 Pazartesi
Önceki Hayat
Dün dediler ki: “Ellerini çok yıkayan insanlar bir önceki hayatlarında işledikleri büyük suçlardan arınmaya çalışıyorlardır.”
Böyle bir inanış varmış. Ben ellerimi çok yıkarım. Kesin de işlemişimdir bir suç. Ağır ya da hafif. Sanki işlemeyenimiz var. En azından (varsa öyle bir şey) sonraki hayatımda telafi etmeye çalışıyorum. Bu da bir şeydir.
Peki ya ismiyle ilgili sürekli bir problem yaşayanlar önceki hayatlarında ne yapmışlardır da başlarına bu gelir? Bunu düşünüyorum şu an. Gerçekten.
Soyadım sürekli ama sürekli yanlış yazılıyor benim. Danışment, Danışmend, Danişment. Fatura için sorduğunda anlamayıp Danşikoman yazan kasiyer de vardı. Çünkü a’sı da uzun söyleniyor. ‘Faruk’taki gibi. Ben bunu anlatana kadar canım çıktı. Olmadı. Olamıyor.
Sonra bir gün düşündüm, ben Spitney Beers’a girdiğimde herkes ‘Bears’ yapmıştı ismi. ‘Biralar’ olmuştu size ‘Ayılar’. Sonra ismimizi değiştirmeye karar verdiğimizde çok sevinmiştim. Yepyeni bir başlangıç olacaktı. Tertemiz bir sayfa. Uzun uğraşlar sonucu bulduğumuz ‘üçnoktabir’ oldu ‘3.1’, 3Nokta1’, ‘Üç Nokta Bir’, 'Üç.Bir'... Yanlış yazılımı her zaman doğrusundan fazlaydı.
Ben takıntılı bir insanım. İçten içte deliririm böyle şeylere. Bu kadar delirdiğim için de gözüme çöpler batıyor da batıyor. Solo albüm çıkarınca da bu gelenek katlanarak devam etti. Soyadım afişlerin her birinde ayrı şekillerde yazılıyor. Adıma açılan fan sayfasında bile soyadım yanlış, açan sonradan fark ediyor. Ha ismimi de 'Yeliz' diye anlayan olduğu kadar 'Melih' zanneden çıkar. Sık sık.
Ne yaptım ben acaba, önceki hayatımda?
6 Şubat 2012 Pazartesi
Teşekkür ederim.
Biraz önce bir mail geldi. Çok nazik bir dinleyici blog'unda anlatıyor, şarkılarımı dinlerkenki ruh halini...
Ben biraz tutuk bir insanım. 'Dinleyicim' diyemiyorum. Ya da 'şarkılarım' derken kendimi biraz kötü hissediyorum. Bir şeyin benimle birlikte anılıyor olması beni biraz tedirgin ediyor.
Şöyle bir cümle var: "Umutsuz ya da çökmüş bir halde misiniz? Bu sesle anlayamayacağınız bir şekilde hayat buluverirsiniz."
Geçen hafta konserde iki şarkı arasında dedim: "Öfke dolu şarkılar yazıyorum. 'Öfkeden delirdim,' diyorum. Ayaklarımı kıçıma vura vura Büyükada'ya kaçmak istiyorum. Birinin yüzüne sağlam bir yumruk atmak istiyorum. Sonra sizden gelen maillere bakıyorum: 'Melis'in sesiyle huzur buluyoruz,' diyorsunuz. Siz deli misiniz?"
Güldüler. Ben de güldüm. Ama düşünüyorum ara ara. Neden? Ve nasıl? Ve eğer mümkünse ne kadar güzel.
Hayatta bir yol seçtim. Şarkı yazıyorum. Sonra onları bir albümde toparlıyorum. Canım çıkıyor. Her detayla ayrı ayrı uğraşıyorum. Hayat devam ediyor. Belki siz o sırada bankada çalışıyorsunuz ya da ajansta masa başında, ya da okula giderken mp3 çalarınızda internetten indirmiş olduğunuz şarkılarımı dinliyorsunuz (kızmıyorum da bunun için). Sonra bana mail yazıyorsunuz. Yukarıdaki gibi. İnanılmaz içten ve anlayamadığım şekilde. Beni hiç tanımıyorsunuz. Belki sevmezsiniz bile tanısanız.
Dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğumu düşünüyorum. Hatta kendimi çok fena hissettiğim bir anda yukarıda yazdığım gibi bir mail geliyor. Gülümsüyorum, gözlerim doluyor. Nasıl bir şey bu ben anlamadım ama olsun, mümkünse herkes bir gün hayatında bunu hissetsin.
Teşekkür ederim. Kürsüde ödül alır gibi değil. Bana bir yardımınız dokunmuş gibi. Teşekkür ederim.
Ben biraz tutuk bir insanım. 'Dinleyicim' diyemiyorum. Ya da 'şarkılarım' derken kendimi biraz kötü hissediyorum. Bir şeyin benimle birlikte anılıyor olması beni biraz tedirgin ediyor.
Şöyle bir cümle var: "Umutsuz ya da çökmüş bir halde misiniz? Bu sesle anlayamayacağınız bir şekilde hayat buluverirsiniz."
Geçen hafta konserde iki şarkı arasında dedim: "Öfke dolu şarkılar yazıyorum. 'Öfkeden delirdim,' diyorum. Ayaklarımı kıçıma vura vura Büyükada'ya kaçmak istiyorum. Birinin yüzüne sağlam bir yumruk atmak istiyorum. Sonra sizden gelen maillere bakıyorum: 'Melis'in sesiyle huzur buluyoruz,' diyorsunuz. Siz deli misiniz?"
Güldüler. Ben de güldüm. Ama düşünüyorum ara ara. Neden? Ve nasıl? Ve eğer mümkünse ne kadar güzel.
Hayatta bir yol seçtim. Şarkı yazıyorum. Sonra onları bir albümde toparlıyorum. Canım çıkıyor. Her detayla ayrı ayrı uğraşıyorum. Hayat devam ediyor. Belki siz o sırada bankada çalışıyorsunuz ya da ajansta masa başında, ya da okula giderken mp3 çalarınızda internetten indirmiş olduğunuz şarkılarımı dinliyorsunuz (kızmıyorum da bunun için). Sonra bana mail yazıyorsunuz. Yukarıdaki gibi. İnanılmaz içten ve anlayamadığım şekilde. Beni hiç tanımıyorsunuz. Belki sevmezsiniz bile tanısanız.
Dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğumu düşünüyorum. Hatta kendimi çok fena hissettiğim bir anda yukarıda yazdığım gibi bir mail geliyor. Gülümsüyorum, gözlerim doluyor. Nasıl bir şey bu ben anlamadım ama olsun, mümkünse herkes bir gün hayatında bunu hissetsin.
Teşekkür ederim. Kürsüde ödül alır gibi değil. Bana bir yardımınız dokunmuş gibi. Teşekkür ederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
